Belki de dünya, içine konuk olduğum bir anlık gafletten ibarettir. Belki de ben, bir anlığına gaflete düşmüş bir başka ruhun dalgınlığından ibaretim burada…
Kimi vakitler, ruhumda hissettiklerim dünyaya çıkacak bir kelime bulamaz. Böyle zamanlarda hayat, dört bir tarafıma asılmış donuk bir resim gibi durur. Kalkıp insanların içine karışmak istemem, elimi raftaki bir kitaba atmak istemem, sevdiğim insanları aramak istemem; bitkinlikle, kendimi kendi içime uzatırım. Oysa bilirim ki o ağır ve gamlı yurtta, anılarımın çölünden başka bir bekleyen yoktur beni. Orada, söylenip bitmiş şarkıların nakaratları, geri çevrilmiş çiçekler, karşılıksız kalmış cümleler ve ne aradığını bilmeyen bir göçmenin izleri birbirine karışmıştır artık. Hangi şarkı niçin söylenmiştir hatırlamam bile; hatırlamam kim, niçin geri çevirmiştir o çiçekleri; o cümleler neden karşılıksız söylenmiştir.
Kimi vakitler her neye dokunsam bir faniliğin tozu kalkar üzerinden. Dünya uzun bir uykuya çekilmiştir sanki; eşyalar manasız bir yığın gibi durmaktadır etrafımda; ışık sövelmiş, duvarlar büyümüştür. Hayatı göğsümden çekip alan fanilik, taşra öğlenlerinin boşluğuna benzer bir boşluk bırakmıştır içime. Ona karşı nasıl da çaresiz aklımın silahları, irademin cephesi. Saf bir şiir gibi, zafersiz ve yenilgisiz, bu boşluğun içinde dönenip dururum. Ne dervişlerin aşkı vardır bu bitkin dönüşte, ne oynamaya kalkmış kızların arzusu. Böyle anlarda ben, raptedildiği saatten kopmuş bir yelkovana benzerim. Zaman, eski bir suyun durgunluğunda uykuya çekilmiştir; kalp eski bir avlunun serinliğinde çarpıp durmaktadır işte. Kalp ve zaman, bende bulamadıkları ermişin acısını, yine benden çıkarmaya koyulmuştur; nasıl sarkmıştır yüzüm, gözlerim nasıl buğulanmıştır…