Janset, denize atılmadan önce ölenlerin üzerlerindeki yamçıları, hırkaları, bohçalarındaki yiyecekleri utanarak, ağlayarak alan insanları gördükçe, "Saçının teline zarar gelmesine kıyamadığımız dostlarımızın kefeninde, yemeğinde gözümüz olmasın Allah'ım, kudretinden bizi esirgeme," diyerek Allah'a dua ediyordu ki, Blena'nın sesindeki çatallaşmayı fark etti. Korkunun titrettiği cümleleri neyi düğü belirsiz, zoraki bir mırıltıya dönüşmüştü. Uyutmak için değil, uyandırmak için hiç değil, bebeğinin öldüğünü gizlemek için söylediği ninniler bitince (duyacakları acıyı tahmin edenler) Blena'ya ne olduğunu sormadılar bile.
Öyle ya, insan can derdiyle nefes alırken merak terk edermiş bedeni. Terk etmediyse de kimsenin üzülmeye hali kalmamış, ölümler de kanıksanmıştı.
O esnada Blena'nın gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülmeye başladı, kolları ağırlaştı. Herkes bilirdi ki, en ağır yük ölü taşımaktır. Hele de küçücükse bedeni, ne ağır gelirdi toprağa vermesi. Blena tüm gücünü topladı, en içli sesiyle duyanların yüreğini dağlayan son ninnisini söyledi:
Annesinin bahtsız meleği
Doyamadım sana, doyuramadım seni
En güzel uykular senin olsun
Allah şahidimdir çok sevdim seni
Ninni bitti, Blena da, Janset de saatlerce sustu. Sadece gözleri konuştu ama onlarda çok iyi sır tuttu.
Ta ki Hasan başlarında zebella gibi dikilip kalbi durmuş, hatta soğumaya, cildi gitgide beyazlaşmaya, üzerinde yumuşak ve koyu renkli lekeler belirginleşmeye başlamış bebeği görüp de seslenene denk.
"Hanım kes sesini de bebeği bana ver."
O ana şahit olanların ilk yolculuklarıydı gemiyle. Ama Hasan'ın bilmem kaçıncı seferiydi Çerkesleri Karadeniz sahillerine taşıdığı. Ve muhtemelen yolcuların ilk karşılaştığı pek çok sahne, Hasan ve onun gibiler için kaçıncı tekrardı. Tekrarları sayısı arttıkça