Herkes hayatın yükünden, ıstırabından, ve kargaşasından şikayet ediyor, ancak hiç kimse daha iyi hale getirmek için bir şey yapmak istemiyor. Sanki hepimiz hayatta dışarıdan bir tür izleyici gibiyiz ve her birimiz olan biten her şeyin yargıcı bizmişiz gibi davranıyoruz.
Milyonlarca insan fiziksel, zihinsel ve ahlaki olarak çürüyor ve kimse bu kokuşmuşluğu hissetmiyor. Herkes alışmış ve bunu kabullenmiş görünüyor. Böyle mi olmalı?
Kendileri için tüm özgürlükleri, kolaylıkları ve zenginliği isteyen, halka ise en ağır yoksunluklara katlanmanın gerekli olduğunu öneren üst sınıflara kızgındı. Dayatılan bu mecburiyete hoşgörü gösterdikleri için kitlelere de öfkeliydi. Halkın düşünce uyuşukluğuna, yoksunluklara, sarhoşluğa ve adaletsizlere, maddi manevi sefalete alışıp razı olmalarına kızıyordu.
Tarımı, hayvancılığı, tuğla, kağıt, kumaş üretimini geliştirenler milyonlarca emekçinin ruhunu, sağlığını, gıdasını ve barınma koşullarını iyileştirmeyi düşünmediler ve düşünmek istemediler. Halkın yaşamını, davranışlarını ve refahını kaderin keyfiliğine bıraktılar. Sanki bunun hiç kimseyi ilgilendirmediği, hiç kimsenin görevi olmadığı konusunda herkes hemfikir gibiydi.
Politikacıların hepsi eski, aptal, yağmacı haydut oyununu sürdürüyorlar. Devletlerinin sınırını genişletme konusunda ısrar ediyorlar. Oysa o genişleyen sınırlar içinde ne toplumsal bilinci ne de halkın bilgi ve vicdanını geliştiriyorlar.