Bir muhabbet kuşu düşünün.
Daha gökyüzünün ne olduğunu öğrenemeden, kanatlarının ölçüsü demir parmaklıklarla belirlenmiş olsun. Sabahları aynı yemliğin başında uyansın, aynı salıncağın üzerinde uykuya dalsın. Kafesin kapağı bazen açılsın; birkaç ürkek tur atsın odanın içinde, sonra telaşla geri dönsün. Çünkü bazı canlılar özgürlüğü değil, alışkanlıklarını vatan sanır.
İnsan da böyledir.
Modern çağ, insanı zincirlerle değil; konforla evcilleştirdi. Eskiden esaretin sesi vardı: prangalar şıngırdardı. Şimdi ise sessizdir. Yumuşak koltukların, taksitli hayatların, parlak ekranların içine gizlenmiştir. Artık kimsenin bileğine demir vurulmuyor. İnsanlar kendi kafeslerini dekorasyonla süslüyor.
Üstelik buna başarı diyorlar.
Sabah alarmıyla uyanıp istemediği bir hayata yetişmeye çalışan milyonlarca insan var. Trafikler, plazalar, kart basılan turnikeler… Hepsi görünmez bir fabrikanın bant sistemi gibi çalışıyor. İnsan ruhu, büyük bir makinenin dişlileri arasında yavaşça törpüleniyor. Fakat kimse bunu fark etmiyor. Çünkü kafes altından yapılmış.
Altın, demiri unutturur.
Bugünün insanı özgürlüğü, seçenek bolluğuyla karıştırıyor. Oysa önüne yüz kapı koyulması, gerçekten özgür olduğun anlamına gelmez. Bazen bütün kapılar aynı koridora çıkar. Market raflarında dizilen renkli ambalajlar gibi; farklı görünen ama aynı açlığı besleyen hayatlar yaşıyoruz.
Bir adam kırk yıl boyunca aynı masada oturuyor. Aynı sokaktan geçiyor. Aynı korkulara selam veriyor. Sonra bir gün emekli olup “özgür kaldığını” düşünüyor. Oysa sadece kafesin mesai saatleri değişiyor.
Modern dünya, insanı aç bırakarak değil; doyurarak uyuşturuyor. Çünkü aç insan bağırır. Tok insan susar. Bu yüzden çağımızın en büyük hapishaneleri beton duvarlardan değil, konfordan inşa ediliyor. İnsanlar artık gökyüzüne