Mehmet KORKMAZ

Mehmet KORKMAZ
@MehmetKorkma_z
Yazar
Üniversite
Ankara
64 okur puanı
Ocak 2019 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Altın Kafes
Bir muhabbet kuşu düşünün. Daha gökyüzünün ne olduğunu öğrenemeden, kanatlarının ölçüsü demir parmaklıklarla belirlenmiş olsun. Sabahları aynı yemliğin başında uyansın, aynı salıncağın üzerinde uykuya dalsın. Kafesin kapağı bazen açılsın; birkaç ürkek tur atsın odanın içinde, sonra telaşla geri dönsün. Çünkü bazı canlılar özgürlüğü değil, alışkanlıklarını vatan sanır. İnsan da böyledir. Modern çağ, insanı zincirlerle değil; konforla evcilleştirdi. Eskiden esaretin sesi vardı: prangalar şıngırdardı. Şimdi ise sessizdir. Yumuşak koltukların, taksitli hayatların, parlak ekranların içine gizlenmiştir. Artık kimsenin bileğine demir vurulmuyor. İnsanlar kendi kafeslerini dekorasyonla süslüyor. Üstelik buna başarı diyorlar. Sabah alarmıyla uyanıp istemediği bir hayata yetişmeye çalışan milyonlarca insan var. Trafikler, plazalar, kart basılan turnikeler… Hepsi görünmez bir fabrikanın bant sistemi gibi çalışıyor. İnsan ruhu, büyük bir makinenin dişlileri arasında yavaşça törpüleniyor. Fakat kimse bunu fark etmiyor. Çünkü kafes altından yapılmış. Altın, demiri unutturur. Bugünün insanı özgürlüğü, seçenek bolluğuyla karıştırıyor. Oysa önüne yüz kapı koyulması, gerçekten özgür olduğun anlamına gelmez. Bazen bütün kapılar aynı koridora çıkar. Market raflarında dizilen renkli ambalajlar gibi; farklı görünen ama aynı açlığı besleyen hayatlar yaşıyoruz. Bir adam kırk yıl boyunca aynı masada oturuyor. Aynı sokaktan geçiyor. Aynı korkulara selam veriyor. Sonra bir gün emekli olup “özgür kaldığını” düşünüyor. Oysa sadece kafesin mesai saatleri değişiyor. Modern dünya, insanı aç bırakarak değil; doyurarak uyuşturuyor. Çünkü aç insan bağırır. Tok insan susar. Bu yüzden çağımızın en büyük hapishaneleri beton duvarlardan değil, konfordan inşa ediliyor. İnsanlar artık gökyüzüne
Reklam
Anne Babam Neden Konuşmuyor?
Evde ağır bir sessizlik hakim. Televizyon açık, çay sıcak... ancak kelimeler ölü. Bir baba var, bir anne var. Konuşmayan bu iki insanın ortasında, o tekinsiz boşlukta büyüyen bir çocuk... İçinden soruyor o çocuk: “Ne oldu?” Cevap hazırdır, bu toprakların en büyük, en yaygın yalanlarından biri: “Bir şey yok.” Gerçekte olan ise şudur: Bir şey var. Hem de çok şey var. Ancak konuşulmayacak kadar derine bastırılmış, üzeri örtülmüş. Konuşulursa kontrolün kaybedileceğinden, o koca yapının yıkılacağından korkuluyor. Erkeklere Öğretilen İlk Ders: Susmak Çünkü bu coğrafyada erkeklere öğretilen ilk, en katı kural şudur: Konuşma. Hissetme. Gösterme. Ağlarsan zayıfsın, anlatırsan güçsüzsün, içini açarsan... Kaybedersin. O erkek çocuk büyür; adam olur, eş olur, baba olur. Yine de konuşamaz. Kızdığında susar, kırıldığında susar, hatta sevdiğinde bile çoğu zaman susar. Kelime bilmediğinden değil, duygu dilini hiç öğrenmediğinden. Ona öğretilen tek dil “kontrol”dür. Ancak kontrol dedikleri şey, bastırılmış duyguların dışarıdan düzgün durmasıdır aslında. İçeride fırtınalar koparken, dışarıda sahte bir sükûnet sergilemektir. Bir gün o fırtına ya büyük bir gürültüyle patlar ya da her şeyi içten içe çürütür. Duvarla Konuşmanın Bedeli. Peki, anne ne yapar bu sırada? Başta konuşur. Anlatır, didinir, anlaşılmak ister. Sonra yorulur. Çünkü duvarla konuşmak, insana kendini değersiz, hiçe sayılmış hissettirir. Bir gün, o da umudu kesip susar. İşte o gün, o ev aslında biter. Kavga yoktur, gürültü yoktur; ancak bağ da yoktur, can da yoktur. Toplum buna “olgunluk” der. “Adam ağırdır, pek konuşmaz,” diyerek alkışlar. Hayır! Bu olgunluk değil. Bu, iletişimsizliğin romantize edilmesi; duygusal tembelliğin kültür haline gelmesidir. O Çatlak Neden Onarılmaz? Bir erkek neden konuşmaz? Çünkü
İpliği Çeken Kim?
Bazı şeyler bir anda yıkılmaz, azizim. Yavaş yavaş çözülür. Hayal et: Elinde yün bir bere var. Üzerinde küçücük bir sökük... Belki de kimse fark etmez. Ta ki biri çıkıp, o sökükten sarkan ipliği hafifçe, adeta meraktan çekene kadar. Sadece biraz... Ve o “biraz”, geri dönüşü olmayan bir yıkımın miladı olur. Yün değil, insan da böyle çözülür işte. Bir ilişkide, bir dostlukta her şey bir savaş çığlığıyla başlamaz. En tehlikeli uçurumlar, bir susuşla başlar. Bir “boş ver” ile. Bir “şimdi uğraşamam” ile. Sonra o söküğü gören biri, ipliği hoyratça çeker: “Zaten hiç anlamıyorsun…” “Ben hep böyleyim, işine gelirse…” “İstiyorsan git…” Kimse o an, o cümlenin ağırlığını fark etmez ama ilişki artık görünmez yerlerinden sökülmeye başlamıştır bile. Aslında hepimiz dikmeyi biliriz. Hepimiz birini kırdığımızı anlar, bir yerlerde yanlış yaptığımızı hissederiz. O noktada iğne de oradadır, iplik de. Fakat tam orada, o karanlık köşede ego sahneye çıkar. İğne tutacak eli iter. İpliği düğümleyecek sabrı, o anlık öfkenin ateşinde yok eder. Ve insan, onarmak gibi kutsal bir yükün altına girmek yerine, biraz daha sökmeyi seçer. Çünkü sökmek rahatlatır. Garip, ilkel ama gerçek... Öfke anında bir şeyi bozmak, içimizdeki o ağır yükü hafifletir gibi gelir. Ama o sadece, sonu sessizlik ve uzaklık olan anlık bir hafifliktir. Sonrası mı? Sonsuz bir geri dönememe hissi... Eskiden insanlar eşyalarını tamir ederdi. Bir fincan kırıldığında atılmazdı hemen; yapıştırılırdı. Kintsugi ustalarının yaptığı gibi; hatta o çatlak, altınla doldurulur ve fincanın en güzel hikâyesi olurdu. Şimdi? En küçük bir çizikte, bir toz tanesinde vazgeçiyoruz. Eşyalardan, anılardan, insanlardan... Oysa mesele kusursuzluk değil. Mesele, kusura rağmen kalabilmek. Bir söküğü fark ettiğinde hemen parmağını uzatıp çekmemek;
Rüzgar
Sessizce esen bir rüzgar, umut ve tesellinin eksikliğini hissettirir.
Sayfa 117 - Natura·Kitabı okudu
Yalnızlık
Bizi bize anlatan, yüzleşmekten kaçtığımız yanlarımızı önümüze seren bir öğretmendir yalnızlık.
Sayfa 140 - Natura·Kitabı okudu
Reklam