Evde ağır bir sessizlik hakim. Televizyon açık, çay sıcak... ancak kelimeler ölü.
Bir baba var, bir anne var. Konuşmayan bu iki insanın ortasında, o tekinsiz boşlukta büyüyen bir çocuk... İçinden soruyor o çocuk: “Ne oldu?”
Cevap hazırdır, bu toprakların en büyük, en yaygın yalanlarından biri: “Bir şey yok.”
Gerçekte olan ise şudur: Bir şey var. Hem de çok şey var. Ancak konuşulmayacak kadar derine bastırılmış, üzeri örtülmüş. Konuşulursa kontrolün kaybedileceğinden, o koca yapının yıkılacağından korkuluyor.
Erkeklere Öğretilen İlk Ders: Susmak Çünkü bu coğrafyada erkeklere öğretilen ilk, en katı kural şudur: Konuşma. Hissetme. Gösterme. Ağlarsan zayıfsın, anlatırsan güçsüzsün, içini açarsan... Kaybedersin. O erkek çocuk büyür; adam olur, eş olur, baba olur. Yine de konuşamaz. Kızdığında susar, kırıldığında susar, hatta sevdiğinde bile çoğu zaman susar. Kelime bilmediğinden değil, duygu dilini hiç öğrenmediğinden.
Ona öğretilen tek dil “kontrol”dür. Ancak kontrol dedikleri şey, bastırılmış duyguların dışarıdan düzgün durmasıdır aslında. İçeride fırtınalar koparken, dışarıda sahte bir sükûnet sergilemektir. Bir gün o fırtına ya büyük bir gürültüyle patlar ya da her şeyi içten içe çürütür.
Duvarla Konuşmanın Bedeli.
Peki, anne ne yapar bu sırada? Başta konuşur. Anlatır, didinir, anlaşılmak ister. Sonra yorulur. Çünkü duvarla konuşmak, insana kendini değersiz, hiçe sayılmış hissettirir. Bir gün, o da umudu kesip susar.
İşte o gün, o ev aslında biter. Kavga yoktur, gürültü yoktur; ancak bağ da yoktur, can da yoktur. Toplum buna “olgunluk” der. “Adam ağırdır, pek konuşmaz,” diyerek alkışlar. Hayır! Bu olgunluk değil. Bu, iletişimsizliğin romantize edilmesi; duygusal tembelliğin kültür haline gelmesidir.
O Çatlak Neden Onarılmaz?
Bir erkek neden konuşmaz? Çünkü