"Yüzünü, ölüme dönmüş bir geceden düştüm şehrine, bir yanımda yağmur, bir yanımda “yüz yıllık yalnızlığım” ben hiç saymadım, kim bilir kaçıncı asır; Hangi mevsimindeyim sensizliğin… Telafisi olmayan, yaşanmamış dünler sancısı, yağmurlarla örülmüş çocuksu bir masaldı, ellerimizden süzülen, her dile gelişinde, gözlerimin içinde bulutlarca ağlamalara gebe… Ve yürek..!Kendi çölünde isyan seli; bir asi ırmak..! -hep tersine akan- belki de bu yüzden, her aşkta gözlerimi yokluğuna yumdum ben… Her oyunda kendine ebe kimsesiz bir çocuk kaldım…Ve şimdi..!İçimde yaprak döken bir mevsim gibi gitmek, -güz talanı, hoyrat rüzgarlarca vurgun- sol yanım ağlayan bir çocuk hala, gözyaşıyla güvercin besleyen; Gökyüzünde, kanadı kırık uçurtmalar hasreti, gerisi yangın,gerisi duvar… Geride bir tek adın var..! Ve adın dilimde bir deli kıyamet ve unutulmak tükenmişliğin resmidir şimdi gözlerimde..!Yollar bilirim tren katarlarınca yokluğunu taşıyan, ve zamanlar; Hüzne uyanan kentlerin yorgun suretlerinde, ilmek ilmek intiharlarla dokunan… Karanfil kokulu bir zamandı benim de yürüdüğüm, çocukluğumca anne kucağı özlemler giyinmiş, gecenin ellerinden kabus yudumlayan uykularım kadar yaralı, adı “geçmiş”,izi kalmış bir zaman…Yüz yıllık yalnızlığım var, ben hiç saymadım sensizliğimi. Her seferinde, keskin bıçaklar sırtında ayaklarımı eskiterek döndüm kendime… Kan-revan yolların tükenmezliğinde, “meçhul” diye kaydı düşülmüş hayatların kimsesizliğini yüklendim… Hiç kimseliğimle geçtim mazinin üstünden, hiç kimseliğimle ve yalnız! Ama saymadım kaç yıl olduğunu? Kaç asır, kaç sensizlik,kaç sonbahar…Her solukta koşar adım kendi kıyametime göçerken ayaklarım, nice gitmişliğe kar beyaz kefen büründüm, bilsen dilimde kara tren türküleriyle… Meskeni duvar dibi, rutubetli bir çaresizlik oldum bir zaman,