Yinelemekte sakınca yok: bizler sadece dünyaya değil, insana da hep parmaklarımızla varırız, elini tutarız mesela, el sıkışırız, var'lığı daima var'makla duyumsarız. Barış'ın varış anlamına gelmesi de bundan. Biz başkalarıyla enikonu ellerimiz aracılığıyla barışırız: itmekle değil tutmakla, vurmakla değil varmakla. Ellerimizi açar havaya kaldırırız, sana benden zarar gelmez, demek isteriz. Yüreğimizi parmaklarımıza taşırız, orada sana da yer var deriz; sana, yani insana. İnsan eliyle değil, yüreğiyle insanın elinden tutar. Varlık asıldır çünkü, yokluksa en nihayet bir araz. Asıl olan barıştır, savaşsa bir arıza. Buna rağmen savaşın amacı bile barıştır. Barışın amacıysa kendisi. Kendimizle barışırsak, dünyayla da barışabiliriz. Kendimize varmalıyız, kendimizi kendi ellerimizle tutup ayağa kaldırmalıyız. Lakin önce insanı insanda insanla tanımalıyız.
Her gün, bazı seçimlerin heyecan verici, bazılarınınsa düpedüz korkutucu olduğu bir Kendi Maceranı Seç romanı gibiydi. Ancak hepsi bana sahip olduğum gerçek hayata -kusurlu da olsa, planladığım gibi gitmese de- değer vermeyi öğretti.
Gideceğimiz yer ne olursa olsun, hepimiz aynı gemideydik, geçmişe veda edip bizi nereye götürürse götürsün, önümüzdeki yolculuğu beklerken, arada bir yerde duraklıyorduk.