Bugün Ankara'yı millî harekata asla inanmayanlar, onunla alay edenler, akıllarına, zekâlarına güvenerek, çıkarlarının nerede olduğunu iyi bildiklerine inanarak, o tarafın hesabına millî harekâtı baltalamaya çalışanlar sarmıştı. Onlar da, tıpkı firavun gibi, Ankara'dan mûcizeler göstermesini, gülerek, hezele alarak istediler. Ama onlara ne direnişin trajedisi yetti, ne de Sakarya.
bûtûn benzeri devirlerde böyle olmuş, bûyûk hareketler ve kuruluşlar kendi öz evlâtlarının başlarını, baltalarda, iplerde, giyotinlerde veya Meclis binalarında, sokaklarda, hattâ camilerde hançerlerle, tabancalarla yiye yiye gelişmişti. Ne gam? Yeter ki, sonunda, ama iş işden geçmeden, imkânlar ve şanslar sömürülüp bitmeden firavunlar da temizlenmiş olsun. Onlar bunu imanla ümit ediyorlardı.
Büyük Millet Meclisi, Türkiye'nin insanlarından kurulmuş denilebilirdi. Onlar ha deyince han kurar gibi “devlet” kurmuş, sırası gelince de, baş tacı ettikleri ve doğru yoldan çıkmasa yoluna baş verecekleri devlet başkanlarına: “Gün akşamlıdır devletlim, dün doğduk, bugün ölürüz,” demesini bilmiş, gerçekten de, inançtan ve hakikatten vazgeçmektense, ölümü seçmiş insanların torunları idiler. Gene onlar Allah'tan başka kimseden ve hiçbir şeyden korkmamanın eğitiminden geçmiş, dinlerinde bile ana prensiplerle vicdandan başka bir sınır ve güdücü tanımayan bir medeniyetin miraslarıyla yetişmişlerdi.