İnsan özünü yüksek değerlerde, yüksek ahlâkta, yüksek sanatta, akılda, kalpte, ruhta ve var olmanın anlamında değil; hazlarda, arzularda, sınırsız tüketim döngülerinde, birkaç dakikalık şöhret anlarında, beğeni toplama çılgınlığında ve sanal dünyanın sunduğu sonsuz tatminsizlik hållerinde arıyor. Bu da insanın en büyük yanılgısı oluyor aslında. Insan bu yanılgının pençesindeyken öz gibi "mistik, esrarengiz, buğulu" şeyleri istemiyor hayatında. Çünkü temelde kendimizle yüzleşmekten korkuyoruz. İnsan tanımadığı, bilmediği şeylerden çekinir, kendinden bile. Kendimizden çekiniyoruz çünkü kim olduğumuzu, nereye gittiğimizi, ne yapmak istediğimizi, yani özümüzü bilmiyoruz. Özü bilmek ve bulmak için kendimize bakmamız gerekir, kendimize bakmanın ise bir sorumluluğu, zahmeti vardır. Bu sorumluluğa ve zahmete katlanmak yerine parlak ekranları kaydırmayı ve kendimizi o sahte dünyalarda avutmayı tercih ediyoruz.
Öze yönelmek, kendini keşfetmek, kendi özünü bulmak son dönemde tüm dünyanın merak saldığı uğraşların başında geliyor. Çünkü insan doğal olandan, fitrattan, özünden uzaklaştı ve her şeye yabancılaştı. Bir şeylerin ters gittiğini seziyoruz, bütün ve huzurlu hissedemiyoruz, mutlu olmak için her kapıyı çalıyoruz ama yine de umduğumuzu bulamıyoruz, demek ki bir şeyleri fazlasıyla yanlış yapıyoruz ve bu yanlış aslında en temelden başlıyor; yani özümüzden, özümüzü bilmememizden.