Peki, yürümekten vaz mı geçiyordum? Öyle olsa bile yürümenin amacından vazgeçmiş değildim. Amaç yürümek değildi; kendimi her şeyimle içine gömülü, tam ve sarmalanmış ve ait hissedeceğim ve hiçbir eylemimin boşuna olmayacağı ve tam da kendi anlamına kavuşacağı o sonsuz uyum alanına varmaktı amaç.
...
Ait olduğumuz bir yer yoktu, bunu anlıyordum ve tam da bu yüzden bulunamıyordu. Bir yere ait olmak kendiliğinden olan bir şey değildi; inşa edilmeli, elde edilmeliydi.
Beni burada istemediğini hissediyor, anlıyordum. Ona ait bir bölgedeydim, varlığımı tehdit olarak görüyordu. Üstüne su aldığım bahçe, ateş edindiğim boş arsaya kadar uzanarak geniş bir tur atmış, muhtemel ki dikkatle işaretlediği egemenlik alanını ihlal etmiştim. Bunu değiştirmemi istiyor, beni kovuyor, bunu dayatıyordu. Ben burayı terk edene dek de durmayacaktı.