"Bazı günler evden yalnızca gözlem yapmak için çıkardık. Bir bataklığın kenarında saatlerce oturur, kındıraların tepesindeki sivri tomurcuklara düşen gün ışığını izler, eskiz defterine durmadan çizerdi. Ben hiçbir şey yapmadan yanında sessizce bekler, gözlemle ilham arasındaki bağın onun için önemini bıkmadan anlatışını dinlerdim."
"O gün bana kahvaltıda ne yediğini, kahvesini hangi fincanda ne sertlikte içmeyi sevdiğini, çayının içindeki süt miktarını, giysi odasının düzenini, günün hangi saatlerinde perdelerin açılıp kapanacağını anlattı. Kendisini kötü hissettiği günler canının tavuk rostoyla haşlanmış sebze çektiğini, insanlarla görüşmek için konuşmanın neredeyse imkânsız olduğu opera ya da tiyatro gibi ortamlarda buluşmayı seçtiğini, pek ilgisi olmamasına rağmen kriket müsabakalarına gidip tribünde sesi kısılana dek bağırarak baharı karşıladığını, neşeli olduğunda çizemediğini ve öyle günlerde boya fırçalarıyla tırnaklarını farklı renge boyamak gibi tuhaflıklarla kendini oyaladığını, şayet uzaktaki akrabalarından bir haber alırsa sahip olduğu siyah beyaz tek aile fotoğrafını defalarca çekmeceden çıkarıp tekrar yerine koyduğunu onunla yaşadıkça kendim keşfettim."
“ ‘Çünkü itibar da’, dedi, ‘tıpkı bu fincan gibi sessizce düşer, paramparça olup dağılır.’
Onu ilk kez böyle görüyordum. Bahsettiği itibardan ya da dağılması için yere neredeyse nazikçe bırakıverdiği fincandan farkı yoktu."
"Şu tuzlu suyun kenarında filizlenmeye çalışan fıstık çamı gibiydim. İçimi böcekler kemiriyordu. Koca kış okuduğum kitapların sayfalarına canhıraş karaladığım küçük notları onunla paylaşmak için aldığımı bilmiyordu. Bilmesin. Gitsin, hatta bir daha isterse hiç gelmesin. Dikişli tavşan dudağı, pörtlemiş gözleriyle, baksın bakalım bulabilecek mi onun için kitap sayfalarını tarumar edecek başka birini."