“Sığ suları en hafif rüzgârlar bile coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli” diyen Mevlana da bazı bilgilerin ve tecrübelerin kelimelere sığamayacak düzeyde olduğunu kavramıştı. Bu bilgiyi aktarabilmenin en iyi yolu elbette ki sessizliğin sesini açmak olabilirdi ancak.
“Ne kadar bilirsen bil, bildiklerin karşındakinin anladığı kadardır” diye hatırlatır Mevlana... Çünkü cahille sohbet etmek zordur bilene, çünkü cahil ne gelirse söyler diline...
Neden “ilim” yerine “irfan” demeyi seçmiştir peki?
Çünkü ilim, bir şeyi bilmek anlamına gelir. İrfan ise bildiğini yaşamaktır...
Bu da demektir ki bildiğin yaşamına sirayet etmemişse eğer irfan sahibi olamamışsındır. Bu yüzden bilgi kıymetlidir, ama bilgiyi hakikate işlemek çok daha kıymetlidir.
Neyin içinin boşaltılması, tasavvuftaki hiç olmak kavramına karşılık gelir.”
Şems-i Tebrizi’nin bir sözünü hatırladık bunun üzerine:
“Şu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol... Menzilin daima yokluk olsun. İnsanın bir çömlekten farkı olmamalı. Çömleği sağlam tutan dışındaki şekil değil, içindeki boşluktur. İşte tıpkı bunun gibi insanı da insan yapan şey, benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.”