Çünkü, Nusret Ağa kafasında mümkün ile mümkün olmayan gerçek ile yalanı birbirine öyle karıştırmıştı ki, onları artık ayırt edemiyor, "Bu da olur muymuș?" diye hiçbir şeye şaşmıyor, her şeye inanıyordu.
Hayatım ikiye bölündü, tıpkı depremin ikiye ayırdığı topraklar gibi; bir tarafta çocukluk, sen ve geçmis anlamına gelen her şey, diğer tarafta girip dolaşmak zorunda olduğum, alacakaranlık, uçsuz bucaksız bir alan: Hayatın kalan kısmı.
İnsan katlanmak zorundadır, işin bütün sırrı budur. Kendi karakterine, kendi tabiatına katlanmak zorundadır; çünkü ne tecrübe ne de kendi eksikliklerine, şahsi menfaatlerine ve açgözlülüğüne dair içgörü bir şey değiştirir. Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız.