" Yüksek duvarlar üzerine konmuş bir güvercin sessizce bakar bana
Fısıldar yanlızlığımın türküsünü, pembe düşlerim onun kanatlarında
Tutmak ister mi ellerimi, konar mı yüreğime bir baharda?
Ya şu rüzgar, aşkın şarkısını mı söylüyor bana?
Rüzgar, ay, felek haykırıyor
Haydi, kalk git, savur duygularını
Ağla, ağla diyor bana!
Fakat dinlemem, hayat nedir ki
Bir uçurtma.
Ah, şehrin üzerine parlayan ay!
Kimler vuruldu kim bilir sana
Ne sözler, ne diller döktüler
Ama sakın sen kanma.
Haydi, şimdi tut nefesini ve Ankara!
Dinlemek istiyorum seni,
Kimler inliyor göğüsünde bilinmez
Kimler haykırıyor mutluluğa
Sen de dinle beni, duy
Haydi, susma, anlat beni bana
Anlat ki ağlayayım omuzlarında
Kimin umrundayım sanki
Ama sen beni sakın bırakma... "
Yarım kaldı şiiri, ağlamaktan yazamadı.
- Ama Kevser nine, her canlının ömrü aynı uzunlukta değil mi?
- Bitecek olduktan sonra gerisinin önemi yok evladım, mesela kelebek olabilmekte. Bu kelebek bir tırtıl idi, koza örmeseydi kelebek olmazdı, kelebek olmasa idi çiçeği bilmezdi, çiçekten gözünü alamasaydı güneşi göremezdi. Ademoğlu da bu misaldir. Kimi tırtıl olarak kalır da çıkamaz daracık dünyasından, kimi de kozasında çürür, kimi belki kelebek olmayı başarır ama dünya onu aldatır da hakikati göremez, kimi de öyle bir kelebek olur ki Rabb'ine yürür.
- Sen hiç böyle birini tanıdın mı nine?
- Nasıl birini evladım?
- Kelebek olabilen; Rabb'ine yürüyebilen birini.
- Tanıdım evladım, tanıdım.
- İsmi neydi Kevser nine?
- İsmi... Zülal'di kızım...