Artel’e sormak istiyordum.
Ama zihnimde kelimeler bir türlü yerini bulmuyordu; hangisini seçsem eksik, hangisini söylesem fazla kalacaktı. O sabah, sabahın beyazına bulanmış çarşafların arasından sessizce uyandığımda Artel hâlâ uyuyordu. Yorganı omuzlarıma aldım, adımlarımı incelttim ve teras kapısına doğru yürüdüm.
Dışarı baktığımda manzara kalbimi yine aynı yerinden vurdu. Bu kadar büyük bir cehennemin içinde, böyle bir cennet nasıl var olabilirdi? Düşüncelerim manzarayla birlikte uzaklaştı.
Tam o anda Artel’in dudakları boynuma değdi. Yakıcı, tanıdık, çözülten bir dokunuştu bu. Ardından o devasa kollarıyla beni sardı. Direnmedim. Zaten hiç direnmek istememiştim. Teslim oldum.
“Artel,” dedim fısıltıyla, “sence aşk… Nihayet bulduğumuzda bize ait olan mıdır, yoksa bize emanet edilen mi?”
Gülümsediğini sesinden anladım.
“Güzelim,” dedi, “sen ne zaman uyanır uyanmaz bu felsefi sorgulamalara başladın?”
“Bu benim için zor değil, biliyorsun.”
“Biliyorum,” dedi. “Bence aşk bize ait. Ve bildiğim bir şey daha var: Biz böyle çok güzeliz. Bırakalım, yaşayalım.”
“Biliyorum,” dedim. “Aksini düşünsem bile sana karşı koymam imkânsız.”
“Bak bunu da biliyorum,” dedi. “O kadar güzelsin ki… O kadar aşk. Sadece seni yaşamak, seni tatmak, seninle olmak istiyorum, Parel. Seni sevmeme izin ver.”
“Seni seviyorum.”
“Ben de seni çok seviyorum,” dedi. “O kadar çok seviyorum ki… Sana asla zarar vermem. Seni asla üzmem. Hatta senin bile kendine zarar vermene izin vermem.”
“Biliyorum sevgilim.”
Zihninde dolaşan o sakin ama haklı sesleri bir süre daha ertleyerek kendini Artelin sevgisine bıraktı.