Onunla ilişkimizin tek bir kusuru vardı, beni ona vazgeçilmez kılan, ona müptelalığım.
Ve o tık sesini sürekli içimiz de duymak. Eksik parçaların tek tek yerinu bulduğunda çıkardığı o ses. Sonra bütün Dünya'nın, evrenin, insanlığın ve kaderin bizi birbirimize getirmesi. Bunu anlatabilmek mümkün değildi ama biliyordum. Geçmişte ertelediğimiz her gün, her yıl, zamansız sevmelerimizin kesişmediği her seferinde belli ki bunu içimizde en derinlere hapsediyorduk.
Ta ki o gün onun şehrinde bir tren istasyonda bir daha asla geri dönemeyeceğimiz bir yola girene kadar. Bir gölün şahitliği bizi Ahlak yasalarında masumlaştırabilirdi. Ama bembeyaz çarşaflarda çıplak bedenlerimizle sarılarak uyuduğumuz, gün doğumuyla gülümseyen yüzlerle uyandığımız geceleri anlatabilmenin yoku yoktu. Tüm bunları bir masumiyet karinesi gibi sunmak bir delil niteliği taşımıyordu. Vicdan, merhamet, adalet ya da dürüstlük tüm bu büyük erdemli kelimeler biz olduğumuzda derin bir uykuya dalıyordu. Kör olan Aşk değildi. Kör olan Dünyaydı, insanlık. Bile isteye bu aşka gözlerini yuman melekler ve şeytanlardı.
Ama tahmin ettiğim gibi olmadı,zaman zaman tai gibi genişlemeye açılmaya derken uzanaya, geçio gitmeye de başlamıştı. Ve ben hayatımın en uzun bağını onunla kurmuştum. Çünkü; onunla yaşadığımız hiç bir duygu eksilmiyir, azalmıyordu. Bilakis, daha da güçleniyor ve kendi içinde gelişiyordu. Kendi içinde her duygu bir diğer duyguyu besliyor ve birbirine sıkıca kenetliyordu.
Belki de bu yüzden hiç bir boşluk yoktu kaçıp gidebileceğim.
Çocukluğumdu, en iyi arkadaşım. Dostum.
Yeryüzünde güvendiğim tek adam.
Beni değiştiren, başkalaştıran.
Kabuklarımı tenizleyip altından gerçek beni çıkaran.
Bu Aşkın tek bir kusuru vardı o da kusursuz oluşu.
Tüm yasa ve kurallara asi, ama aşkın tüm kaidelerine sahip