“İris on dokuz yaşında tanrıların savaşına askerlik yapmaya giden abisi, alkolik annesi ve büyülü daktilosu dışında hiçbir şeyi olmayan bir genç kızdır. Abisinin savaşa gitmesi üzerine evi İris’in geçindirmesi gerektiği için okuduğu okulunu yarım bırakmış ve şehrin iyi bir gazetesinde köşe yazarlığı için rakibi Roman ile büyük bir rekabetin içine girmiştir. İris gittiği günden itibaren abisi Forrest’dan haber almasa da ona daktilosundan mektuplar yazıp göndermeye devam etmiştir ancak hiç bir zaman cevap gelmemiştir. Bir gün tek cümlelik bir mektup düşer İris’in odasının zeminine: Ben Forrest değilim. Bu cümle ile başlayan olaylar silsilesi İris olduğu yerden bambaşka yerlere götürmüştür.”
Bu kitap bana o kadar büyülü hissettirdi ki. Kitabı okurken etrafında etkileyici beni içine çeken sıcacık bir meltem esiyor, bazen tüylerimi ürpertiyor bazen üşümüş vücuduma merhem oluyor gibiydi. Bu büyülü his kitabın konusu ve karakterlerinden bağımsız bir büyü. Yazarın yazım dili sözcükleri kullanış şekli o kadar rahatlatıcı ki. Kitabın içerisinde fantastik öğeler çok göz önünde olmasa da yazarın yazım dili size o masalsı fantastik hissini çok güzel veriyor.
Bu kitapta karakterler çok naif olaylar bile naif. Savaşlar, ölümler oluyor ama bunu yazar somut bir şekilde kan ve vahşetten ibaret şekilde değil daha içten daha ruhtan bir parça şeklinde anlatıyor bu sayede de o kan ve vahşet senin sadece mideni değil duygularını kımıldatıyor. Yazar insanın duygularına ulaşmayı hedeflemiş ve bunu on ikiden vurmuş bana göre.
Kitapta olaylar birbiri üstüne binmemiş, karakterler yavaş yavaş açılıyor bu sayede de okuru olaylar ve karakterler sıkmıyor. Olaylar hızlı gelişmese kitapta durağan bir an yok. Yazar kitapta olayların gerçekleşmediği o küçük anlara karakterlerle o kadar güzel doldurmuş