İnsanoğlu, aslında hiçbir şey bilmez; bildiğini sandığı her hakikat, cehaletinin zarif bir maskesidir. Hayat ise, sabırla ve acımasız bir süreklilikle bu maskeyi yüzünden sıyırır. İnsan “yoruldum” der mesela, oysa hayat, onun ne denli az yorulduğunu göstermek istercesine, daha büyük yükler yükler. Çünkü yorgunluk, sınavın sonu değil; çoğu zaman ancak başlangıcıdır. Ve hayat, insanın neye dayandığını değil, neye dayanabileceğini “öğrenmeyi” amaçlar.
Sabahın ilk ışığında uyanan neşe, varoluşun geçiciliğini değil, onun sürekli dönüşen doğasını hatırlatır; çünkü gerçek huzur, bir sona değil, her an yeniden başlayan o sonsuz yokuşa kök salabilmektedir.
İnsan, ruhunun en karanlık köşelerine gözünü çevirebildiğinde, dengede kalmayı bir meziyet değil, bir zorunluluk olarak kavrar.
Zira hakiki sükûnet, çelişkilerin yokluğunda değil, onların içinden geçerek varılan içsel bir uzlaşmadır.