Gizem Memiş

Gizem Memiş
@Gietzsche
İnsansıteper~Hayvansever~Çok okur~Mitoloji Aşığı
Hizmetçilik yapmak gururunu kırmıyordu ama merhamet yaralıyordu onu. Merhamet istemiyordu, insanlıkla ilgili kararını vermişti; içine oturan zifiri karanlığı delecek en ufak bir ışık sızmasına bile izin vermeyecek kadar kapatmıştı kendisini. Umutsuzluktan güç alan, bunun sarsılmasına izin verdiği anda yıkılacak bir kalebende benziyordu. Demek ki insanlığa güven duymanın tam olarak yıkılışı böyle oluyormuş diyordum, umut kapılarının, pencerelerinin sıkı sıkıya kapatıldığı bir kararlılık hali, artık hiç kimsenin aralayamayacağı bir demir kapı... Lalêşli kızlar yaşayarak öğrenmişlerdi bunu. Tekrar umutlanma ve tekrar yıkılma tehlikesine karşı en doğru hareket, kabuğunun içine çekilen bir deniz canlısı yöntemiydi.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Pazartesi günü gazetedeki dalgınlığım herkesin dikkatini çekti, kimi hasta olup olmadığımı soruyor, kimi alttan alta dalga geçiyordu. Bu dikenli, sevgisiz ortamlara alışkındık hepimiz, plazaların insanın ruhunu öldürdüğü, herkesi robota çevirdiği gerçeğini çoktan öğrenmiştik. Eğer ortaçağ şövalyelerinin demir zırhları gibi, görünmez bir aldırmazlık zırhı giymezsen, buralarda barınmana olanak yoktu. İlk zamanlarda bu çevrenin beni çok sarstığını gören bir arkadaşım, herkesin bir şemsiyesi var kendini koruyacak, seninse yok, bir an önce şemsiyeni açmaya bak, çünkü bu yağmur hiç dinmeyecek demişti.
Aklı Batı’da, kalbi Doğu’da yaşama şizofrenisinin parçaladığı ruhların bunalımını, özgüven eksikliğini, yabancı sözcüklerle, yabancı tüketim mallarıyla örtmeye çalıştıkları tedirgin kişiliklerini, olduğundan farklı görünme çabalarını sanki gözlerim birdenbire açılmışçasına göstermişti Hüseyin bana.
Tüketen insanın üreten insandan daha değerli olduğu bu yanlış ve ahlaksız döneme tahammülüm kalmamıştı artık. Değişmiştim, Mardin beni değiştirmişti. İnsanlar bunca acı çekerken, İstanbul’da en iyi suşinin nerde yenilebileceğini konuşanlara dayanamıyordum. Sayısı pek bol olan eski karım gibi plaza insanlarının daha çok tüketerek, daha çok Batılı gibi görünerek değer kazanma çılgınlığını görünce , aklıma ister istemez Şengal Dağı'nın ıssız bir koyağında taşların altında uyuyan ya da şimdiye kadar çoktan hayvanlar tarafından parçalanmış olan küçücük bir kız geliyordu.
Bu dünya bir penceredir / Her gelen baktı geçti diyor adam yanık bir sesle. Doğru diye düşünüyorum, çok doğru. Felsefeye falan meraklı değilim, hatta böyle kahvehane ağzıyla günlük felsefe yapanlara, hayatın anlamı gibi laflar edenlere çok bozulurum ama bugünlerde daha da çok kızıyorum. Dünyanın gelmiş geçmiş bütün filozoflarına, bütün şairlerine, bütün yalvaçlarına, bütün ermişlerine kızıyorum, onca kitap niye yazıldı diye düşünüyorum, ne gereği vardı, o kitaplıklar, o konferanslar, o toplantılar; o kendini matah bir şey zanneden politikacılar, benim gibi gazeteciler, dünyayı kurtaracakmış gibi ciddi yüz ifadeleriyle ekrana çıkan çokbilmişler, üniversiteler, ben var ya ben diyenler, hepimizi toplasalar bir incir çekirdeğini doldurmayız diye düşünüyorum. Hele o zenginler, hele o paraya, kata, yata tapanlar, hele o gösteriş düşkünleri. Hepsini o süslü saatleriyle, pırlanta yüzükleriyle, limuzinleriyle birlikte gömmeli diye düşünüyorum, aman ayrılmasınlar onlardan. Sokaktan geçerken, telkâri ustasından duyduğum o türkü takılıyor dilime: Bu dünya bir penceredir / Her gelen baktı geçti, diye tekrarlıyorum durmadan. Felsefe bundan başka nedir ki diyorum; raf çökerten onca kitap, onca üniversite, anlı şanlı felsefe profesörleri, sözümona varlığı sorgulayanlar bundan başka bir şey söyleyebilirler mi? Ya o din âlimi geçinenler ? Din alanlar, din satanlar laf kalabalığından başka ne söylüyorlar? Onların bütün laflarını da bir Karadeniz türküsünün iki dizesi açıklıyor. "Bu dünya yalan dünya , öteki de şüpheli."