Ayrıca, bütün bunlar olurken bu kadar dinin tanrısı ne yapıyordu diye sordum kendime ve cevabı buldum. Tanrı o sırada dinleniyordu çünkü yedinci gündü, altı günde evreni yaratmıştı ve yedinci gün dinlenmeye çekilmişti. Herhalde bu yüzden çığlıkları duymamıştı.
O gece yatakta kıvranırken, Zilan’ı, Nergis’i, Meleknaz’ı, onun kör bebeğini tekrar tekrar gözümün önüne getirmeye çalıştım. Bizim türümüzün bu dünyada yaşamaya, hem birbirini hem dünyayı yok etmeye hakkı yok, hepimizin içinde korkunç bir canavar yaşadığı yadsınamaz bir gerçek diye düşündüm. Eğer Zilan, Nergis, Meleknaz ve binlercesi homosapiens değil de hayvan olsaydı bu acıların hiçbirini çekmezlerdi, kendimizi hayvanlardan ve bitkilerden üstün görmemiz büyük bir aldatmaca, insanlık diye yücelttiğimiz şey aslında ne aşağılayıcı bir kavram diye düşündüm.
Dünyanın her köşesinde inançlar var, niye Ortadoğu’dan çıkanlar dünyayı kaplamış, diye bir soru soruyorum. En çok biz mi günah işlemişiz, en çok bizim mi düzeltilmeye ihtiyacımız varmış?
Kır bıyıklarının altında hafif bir gülümseme izi yakalıyorum. Bunun cevabı kelamdır diyor, sözdür. Bu dünyada hiçbir şey insanları söz kadar etkileyemez. Ortaşark da sözün zirveye vurduğu yerdir, hiçbir bölgenin şiiri, menkıbesi, masalı bu kadar kuvvetli, insanın yüreğine işleyen kudrette değildir. İşte bu yüzden bizim buralarda şairler büyücü sınıfına girer. İnsanları güzel sözlerle büyüledikleri için.
Doğu’nun bilginleri Batı gibi kitapla değil, sözle, şiirle, menkıbeyle, meselle konuşur. Seyda da öyle yapıyor ve o günleri yaşamış gibi Zerdüşt’ten, Avesta dilinden, Nabukadnezar’dan, Harun El Reşid’den menkıbeler anlatıyor. Nuh tufanının Gılgamış’tan bin yıl önce meydana geldiğini söyleyip önündeki toprağa yuvarlak bir şekil çiziyor, işte diyor, Nuh’un gemisi böyleydi, yuvarlaktı. Sümer mitolojisinde babasız çocuk doğurma efsanesini alıp Zerdüştlere ve oradan da Kimseler bilmez bu sırrı / Gerçeği bir Meryem bilir diyen Anadolu âşıklarına geçiyor. Ona göre her şey birbirinin devamı, her asırda aynı masallar tekrarlanıyor.