Başlangıçta öyle görünmese de birinin yokluğuna alışmak, varlığını benimsemekten kolaydı. Kimsenin yokluğu, varlığı kadar yaralayamazdı insanı. Yok vardan az acıtırdı.
Yan yana oturuyor fakat konuşmuyorduk. Çok şey söylemek istiyordum aslında. Ama çok şey söylemek gelince içinden, susmalıydı insan. Birine çok şey söylemek istemek, o birini haddinden fazla önemsemekti çünkü. Böyle aşırı önemseyen, kaybetmemek için ne yapacağımı bilemezdi. Hata üstüne hata yapardı o yüzden. Ve sonunda muhakkak kaybederdi. Çok korkuyordum kaybetmekten. Susacak kadar çok. Nihayetinde gülümseyip,
"Gel barışalım," demişti. Kolayca, hiç korkmadan... Ürkütmekten çekinir gibi kaçamak bakışlarla yüzüne bakmıştım.
Yüzüne bakmış ve temenniyle teselli arasında gamlı bir perdeden mırıldanmıştım: "Barışmayalım, çünkü küsmeyelim biç."
Nedense yetimhanelerle huzurevlerinin birbirine benzediğini düşünürüm hep. Birinde çocuklar, öbüründe yaşlılar. Yetişkinlerin hayatına henüz alınmamışlar ve işleri bitti diye ıskartaya çıkarılmışlar. Yaşlılar hep birilerinin gelmesini bekler dururdu. Çocuklar da öyle olmalı. Ama bir beklediğiniz varsa genellikle gelmez. Beklemek çünkü, bir olmazı oldurmayı umanların safdilliğidir. Gelecekler zaten kalbinizi yormadan gelir. Bekletmek, gelmeyeceklerin işidir.
Bu yüzden en çok gelmeyecek olanlar beklenir.