Gelip geçtikleri sokaklarda huzursuz bakışlar, ekşitilen suratlar üstlerinden eksik olmazdı. Kasabalı önde giden çöpleri değil arkadan gelen bu iki kabukluyu horlamaktan gizli bir haz duyar gibiydi. Çünkü onlar kasabanın çöpünü yüklenen iki günah keçisiydi; araba ne kadar ağırlaşır ne kadar zor itilirse, kasabalının vicdanı o denli hafiflerdi, kem gözlerini gönül rahatlığıyla batırabilirlerdi böylece.
Denizde gece her şeyi örtendir, belki sinsi bir suç ortağı ya da sağlam bir sırdaş; ne olup bittiğini kimse bilmez kör saatlerde. Suların canavarları gece çıkar gezintiye, avların büyüğü gece düşer tuzağa. Gece ağırdır; masuma uyku, sarhoşa cesaret verir, diptekileri çağırır; biçimleri, şeyleri, yaşı ve kuruyu, erkeni ve ışığı tersyüz eder. Bilmeyenler bilmezler, sabahın kokusu gecenin ardının buhurudur, kimseler uyanmadan uçar gider..
Bir vakitler ahşap cilaları parlayan, taş duvarları olanca heybetiyle koca bir aileyi kucaklayan, odaları sıcak kahkahalarla yankılanan bu yaşlı evde çekilmiş bir fotoğraftı bu ve şimdi tıpkı asıldığı duvar gibi terkedilmişliğin acısını eskiyerek çekiyordu. Peki ya kendisi, o da eskiyor muydu, bir hatırası ya da içinde yaşattığı var mıydı çekip giden? Varlığını bir türlü bu dünyaya sığdıramamıştı ki içine eğilip baksın..