21. yüzyılın ilk on yılında ağır petrollerin önemi aşırı abartıldı, çünkü günümüzdeki petrol tüketimiyle bu rezervlerin birkaç yüzyıl daha dayanacağı düşünülüyordu. Gelgelelim yeraltında ne kadar çok bitüm bulursak bulalım neticede ağır petrollerin dünyadaki toplam üretimi asla günlük dört milyon varili (toplam yekûnun %4'ünden biraz fazlasını) geçmeyecek, bunun nedeni de bitüm rezervlerinin değil zorunlu diğer araçların yani bu rezervleri dönüştürmekte kullanılacak suyun, ısının ve ilave hafif hidrokarbon kaynaklarının kısıtlı olması. Ayrıca, bu kaynağın işletilmesinin çevreye verdiği hasar diğer enerji kaynaklarıyla kıyaslanmayacak derecede büyük: Söz konusu işlem CO2 salımlarında artışın yanı sıra yüzey sularının ve akiferlerin (benzen, toluen, dioksinler gibi) son derece zehirli ve kanserojen maddelerle kirlenmesine, ağır petrol yataklarının üstünde bulunan selvaların ve ormanların yok edilmesine yol açarak misliyle olumsuz etki yaratıyor. Bir taraftan sayısız tür için son derece değerli yaşam alanları yok olurken toprağın altüst edilmesi onu erozyona meyilli, savunmasız hale getiriyor. Keza, ağır petrollerin devreye sokulması çevresel hasarın yanı sıra ekonomik zarara da yol açıyor: Petrolün varil fiyatı ne olursa olsun, ondan bağımsız olarak, enerjinin artan maliyeti yüzünden, bu işletme yöntemi mali açıdan asla kazançlı olamaz. İsterseniz bunu, YPF'nin kamulaştırılması için kendilerine ödenen parayla Kanadalı Talisman'ı satın alan, birkaç yıl sonra da 1,8 milyar dolar zararla apar topar satan Repsol'a soralım.