Schrödinger’in kedisi deneyi genellikle kuantum mekaniğinin o sarsıcı tuhaflığını anlatmak için kullanılır; ancak bana kalırsa bu düşünsel deney yalnızca fiziğin garipliğini değil, insanın inanç üretme biçimini de harika açıklayan bir metafordur. Kapalı bir kutu düşünelim. İçinde bir kedi olduğunu biliyoruz, fakat onun canlı mı yoksa ölü mü olduğunu bilmiyoruz. Kutu açılmadığı sürece o kedi, kuantum kuramının diliyle hem canlıdır hem ölüdür. Fakat insan zihni bu belirsizliği olduğu gibi kabullenmekte zorlanır. Zihin boşluktan nefret eder ve bu yüzden kutunun içi hakkında durmaksızın senaryolar üretir: Belki kedi yaşıyordur, belki ölmüştür, belki de içeride kedi bile yoktur. Kutu kapalı kaldığı sürece bütün bu yorumlar yalnızca olasılık alanında var olur; hiçbiri kesin değildir ama hiçbiri tamamen imkânsız da değildir. Belirsizlik, yorumların doğduğu asıl yerdir.
İnanç da tam olarak böyle bir zeminde ortaya çıkar. İnsanlık, varoluşun o büyük ve dilsiz kutusunun önünde durur. İçinde ne olduğunu kesin olarak bilmediği bir gerçeklik vardır ve bu gerçekliğe dair sayısız yorum geliştirir: Müslüman’ın yorumu, Hristiyan’ın yorumu, ateistin veya deistin yorumu... Her biri aynı kapalı kutuya bakan farklı zihinlerin ürettiği açıklamalardır. Burada asıl dikkat çekici olan şey yorumların varlığı değil, insanın kendi yorumunu mutlak gerçek sanma eğilimidir. Kişi, kutunun içindeki kedinin canlı olduğuna o kadar güçlü bir şekilde inanır ki, diğer tüm ihtimaller ona birer saçmalık gibi görünmeye başlar. Oysa kutu açılmadığı sürece tüm ihtimaller aynı karanlığın içinde varlığını eşit derecede sürdürür.
Belki de durumumuz, hiç görmediğimiz bir ressamın henüz tamamlamadığı bir tuvale arkadan bakmaya benzer. Tuvalin ön yüzünde neyin resmedildiğini bilmeyiz; kimimiz bir manzara, kimimiz