Dediğim gibi, birbirimize aşıktık. Ve zaten bilmiyorsan sana söyleyeyim, gerçek aşk daima ölümcüldür. Demek istiyorum ki, hedefi mutluluk, saf romantizm, el ele tutuşmak, çiçek açan ıhlamur ağaçları altında yürüyüş, "ölüm bizi ayırana dek" yemini, verandada yanan tatlı ışık, lavanta kokan yuva olamaz. Bu hayattır, aşk değil. Aşk daha ciddi, daha tehlikeli bir alevle yanar. Gün gelir bu tahrip edici tutkuyla tanışma isteği doğar. Bununla bir şey kazanmak, aşk sayesinde daha sağlıklı, daha huzurlu, daha doyumlu olmak değil, tamamen ve mahvolma tehlikesi pahasına var olmak istediğin zaman. Birçoğu bu duyguyla hiç tanışmaz. Bunlar temkinlilerdir, onları kıskanmıyorum. Hırslılar ve her çiçekten bal alan tatlıya düşkünler de vardır. Acınası varlıklar.
Onun için aşk bir dizi fırsat buldukça bir araya geliş değil, bildik bir çocukluğa sürekli bir dönüştü. Bu çocukluk aynı anda hem bir yer hem de bir şenlikti. Bir doğa manzarasının üzerinde, kızıl kahve gün batımı, yemeklerin bildik tadı, heyecan, beklenti ve bütün bunların arasında daha sonra eve gidince yarasalardan korkmana gerek olmadığını bilmek; eve gidersin, çünkü hava kararmıştır, oynamaktan yorulmuşsundur ve evde ışık yanar, sıcak yemekler ve bir yatak seni bekler. Judit için aşk buydu.
Zıt yönlerimizin aşk potasında eriyeceğini düşünüyordum. Bu kadınla yatağa girerken, yabancı topraklarda uzun süre yolunu kaybettikten ve bir sürü felakete uğradıktan sonra nihayet eve dönen bir gezgin gibiydim. Evde her şey daha basit ama aynı zamanda daha gizemli, daha anlam yüklüdür; çünkü en muhteşem ülke bile tanıdık odalarda saklı deneyimi sunamaz. Bu deneyim çocukluğumuzdur, bekleyişin anısıdır. Her hayatın derinlerinde olduğu gibi. Sonradan Gaurishankar Dağı'nı ya da Michigan Gölü'nü görsek bile, asıl bunu hatırlarız. Işık, sesler, mutluluk ve şaşkınlıklar, umut ve korku çocukluğumuzdaki gibidir. Sevdiğimiz, tekrar tekrar aradığımız şey budur. Yetişkin insana belki de bir tek aşk bu titrek, umut dolu beklentiyi geri verebilir.