Hepimiz biliriz biraz da olsa, insanın varoluşu, ait olma arzusuyla başlar.
Henüz bilincimiz uyanmadan bile, bir yere, birine, bir bütüne dahil olma ihtiyacıyla yaşarız.
Ama ne kadar çok dahil olursak, bir o kadar da eksilmeye başlarız.
Çünkü her aidiyet, bir sınır çizer
ve her sınır, bizi hem tanımlar hem de kısıtlar.
Felsefe tarihine baktığında, bu gerilim hep oradadır:
Platon’un idealar dünyasında insan “asıl yurdunu” hatırlamaya çalışır,
Heidegger “insan, dünyaya fırlatılmış bir varlıktır” der,
Sartre ise “özümüz yoktur, kendimizi yaratarak var oluruz” diye seslenir.
Hepsi, farklı bir dilden şunu söyler:
Aidiyet bir başlangıçtır, ama kalınacak yer değildir.
Çünkü insan, aynı anda hem kök hem rüzgâr olmak ister. Pek de başaramaz ya orası bize kalsın. ☺
Bir yere bağlanmadan var olamaz,
ama bağlandığı yerde kalırsa da boğulur.
İşte bu yüzden, aidiyetin paradoksu kaçınılmazdır:
Ne tam olarak ait olabiliriz, ne de tamamen kopabiliriz.
Belki de olgunluk, ait olmaya çalışmaktan vazgeçmek değil,
aidiyetin biçim değiştirebileceğini fark etmektir ne dersiniz buna?
Bir yere değil, bir bilince, bir farkındalığa, bir varoluş hâline ait olmak.
Yani “ben buraya aitim” demek yerine,
“ben buradayım ve bu hâliyle varım” diyebilmektir. Tabi şimdilik...