Tanrım! Herkese kendi ölümünü ver
Herkese kendi yaşamından doğan ölümü ver
Sevgiyi ve sefaleti tanıdığı yaşamdan
Ne de olsa biz bir kabuktan, bir yapraktan ibaretiz
Fakat her şeyin bağrındaki meyve
İşte herkesin bizzat taşıdığı yüce ölüm
David Le Breton'un da haklı olarak belirttiği gibi beden, "benliğin anlamlı bir iz bırakabilmesi için geçici bir vücut bulma arayışında olan ebedi egonun protezi" hâline gelmiştir.
Ölüm, yaşamın tam kalbine mühürlenmiştir. Bu anlayış, öz-yıkımın bastırılmasından kaynaklanan ve asla olumlu bir fenomene indirgenemeyen yepyeni bir yaşam düşüncesine işaret eder. Tabii yeni bir ölüm düşüncesine de: "Elindeki tırpanla hiç beklemediğimiz bir anda kapıda bitiveren kadin ölüm imgesi yerine, her an, en azından hücreler seviyesinde, yaşamın tam kalbinde, onu sürekli oyan bir oymacı"
Çağımızda dini ve felsefi söylemleri bastırmış olan bilimsel söylemin, insanın bu dünyadaki tecrübesini açıklamakta yegane merci olduğunu görüyoruz. Din ve felsefe, hala belli formlarda var olmakla birlikte, yetkilerinden arındırılmıştır. Doğum, hastalık ve ölüm gibi temel insani hadiseler, ve bizzat insanın kendisi de tabii, doğa bilimlerinin sorgulanamaz otoritesine tabi kılınmıştır. Bunun doğal sonucu ise şu olmuştur: Bu hadiseler "nesnel" süreçlerden ibarettir, olumsaldır ve insandan bağımsız şekilde gözlemlenebilir. Ölüm, işte bu sayede insan hayatının reddedilmez olgusu olmaktan çıkmıştır artık.