Kızmanız gerekip kızamadığınızda karşı taraf size kızar, terk etmek isteyip terk edemediğinizde karşı taraf sizi terk eder, haklı olduğunuzu söyleyemediğinizde karşı taraf sizi suçlar. Bu hep böyle olmuştur. Vermeniz gereken tepkiyi veremediğinizde enerji karşıya geçer.
Bu durum, adeta evrensel bir adalet mekanizması gibi işler ve çoğu zaman fark etmediğimiz bir enerji transferi yaratır. Kızgınlık hissettiğiniz anda, eğer bu duyguyu ifade etmekten çekinir, “belki abartıyorum” diye kendinizi susturursanız, karşınızdaki kişi nedense size karşı öfkeli olmaya başlar. Sanki sizin bastırdığınız kızgınlık onun içine gizlice sızıvermiş gibi, sebebini bile bilmeden size karşı saldırgan tavırlar sergiler. Çünkü enerji bir yere gitmek zorundadır ve siz kendi enerjinize çıkış kapısını kapatınca, o dolaylı yollardan kendini gösterir.
Aynı şekilde, bir ilişkiden çıkmak istediğinizde ama bunu söylemeye cesaret edemediğinizde, karşı taraf sizi terk etme kararı alır. Sizin içinizde büyüyen ayrılık isteği, onun enerjisine sinyaller gönderir. İnsanlar söylenmeyenleri de hisseder ve sizin vermeye cesaret edemediğiniz kararı onlar verir. Bu durumda siz mağdur gibi görünürken, aslında isteğiniz gerçekleşmiş olur ancak sorumluluğunu siz almamış olursunuz.
Haklılığınızı savunamadığınızda ise durum daha da karmaşıklaşır. Suskunluğunuz, karşı tarafa sizi suçlama fırsatı verir. Çünkü savunma yapmayan kişi, toplumsal algıda genellikle suçlu kabul edilir. Pasif tavrınız, karşı tarafın agresif olmasına zemin hazırlar. Bu döngünün temelinde, duygusal dürüstlükten kaçınma yatar. Gerçek hislerimizi ifade etmemek, sadece o anı ertelemez; enerjiyi karşı tarafa aktararak daha büyük sorunlara yol açar. Doğal tepkilerimizi bastırdığımızda, hayat bunları başka kanallardan bize geri gönderir ve bu