Umutsuzluğun insanı çepeçevre sardığı zamanlar, ortam, bütün değer ve önemini yitirir. İnsanı kuşatan hava, aydınlığını kaybeder, ortalık kararır, etrafı bir sis sarar. Tarih ve geçmiş zaman, zehirli bir pas gibi bir yere yapışıp kalmıştır sanılır. Tabiat bile insanı körelten bir baskı pusudur sanki. O kadar özenle ve sabırla icat edilmiş, geliştirilmiş ve insanlık şartı haline getirilmiş kurumlar, kağıttan şatolar gibi birer birer yıkılmakta, insan geleceği düşlemekten bile korkar olmaktadır. Umutsuzluk cini, damarlardaki kanları kapkara kirletmiş; şeytanın gece yaktığı lâmbadan çıkan is, ruhları kendi öz rengine boyamıştır tıpkı. İlham denen aşkınlık esintisinden bir kımıltı bile sezinlenmemekte, iç âlemde, insanın yeni doğuşlar güneşi bile simsiyah bir leke gibi devinmektedir.
Ve nihayet, özgürlüğün en katışıksız, en yüce anlamında, en büyük peygamberin yolunda, hayat içinde ve hayata anlam, öz amaç ve muhteva vermekte özgür, ölüm karşısında, hayatı ve ölümü bir mimar gibi yoğurmakta özgürdür diriliş destancısı. Diriliş eri, diriliş destanının kahramanı, fizikötesine, o kıldan ince, kılıçtan keskin süreklilik yaşamına, sonsuzluk kesimine özgürlükle yürür.