Sevmek diyorsunuz, bayım.
Sevmek...
Nasıl güzel, ihtişamlı ve bir o kadar da naif bir kelime, değilmi?
Sevmek...
Siz sevmek nedir bilirmisiniz?
Hiç birini sevdiyizmi?
Hayır! Cevap vermeyiniz. Ben konuşucam. Konuşmak, hiç susmamakcasına...
Sevmek..
Bu naif ve de güzel kelimeyi gerçekte yaşamak o kadar güzel bir şey ki. Kelimeler yetmez. Bu kelimenin bir arkadaşı da var hatta.
Sevilmek...
Bu kelime kulağa daha güzel geliyor değilmi? Öyle, hemşerim, öyle... Onun tadını gercekten tadanlar bilir. Böyle ekşi-tatlı bir tadı var. Önce tatlı gelir, sonra ardından ekşi. Sevdiğinde ve sevdiğin kişi tarafından sevildiğinde sanki evrendeki dünyalar değil de, evren senin olmuş gibi hiss ediyorsun. Sevmek ve sevilmek dünyada tatdığın en güzel tat gibi hiss ediyorsun. Bu onun tatlı yanıdır. Fakat bir azdan ekşi taraflar ortaya çıkıyor, ama sorun değil, sen onu da seviyorsun. Çünki dedim ya, en güzel tat bu, onun için her şeye deyer. Çünki gerçek sevgi budur.
Peki niye böyle söylediğimi biliyormusunuz, beyfendi?
Hayatda sevmek ve sevilmenin yanısıra hüsran da varmış meğerse. Evet, beyfendi, evet, hüsran.
Peki siz hüsran nedir bilirmisiniz? Ben söyliyeyim.
Sen seversin, çok seversin ve sevildiğini sanarsın. Çok büyük yaşarsın hislerini. Sonra bir şeyler olur ve sen bütün evrenin başına yıkıldığı hiss edersin. Işte bu...bu hüsran. Kalbın milyonlarca parçaya bölünür. Işte bu hüsran. Evinden atılmış gibi, ya da evin gitmiş gibi olursun. Iş bu...hüsran...
Hayat evren kadar büyük ve uzun değilmiş. Hüsran insana bir saç teli kadar yakınmış. Sevmek ve sevilmek en güzel şeymiş hayatda, fakat hayatın kendisi bir aldatmacaymış...Işte bu...HÜSRAN...
~🦋