Toprağı tanırsan, insanı tanırsın.
Her topraktan çömlek olmaz babam," demişti o gün, "her insandan doğanın insan olamadığı gibi. Her şehrin toprağı da karılmaz. Ama Buhara öyle değil, toprağı sağlamdır; insanı gibi. Üzerinde secde edilen, ezan sesini işiten ve uğrunda canlar verilen toprakla diğerleri bir olur mu hiç?"
İnsandan çok araba görmeye başladığım gün dünyanın artık insanların dünyası olmadığını anlamıştım zaten.
Ağaçtan çok beton, yeşilden çok gri, canlıdan çok ölü bir şehir...
Darda olanla, bölüşülmeyen nimet, sahibine zarar verir.
Her topraktan çömlek olmayacağını anladım. İnsan gibiydi yani. Önce ezilmek, karılmak, hamken tam olmak gerekiyordu. Sonra yanmak gerekiyordu. Ben de öyle yaptım; bir insanı yetiştirir gibi bir çamuru çömlek yaptım. Kimseyi değil, kendimi koydum tezgâha. Kendi nefsimin çamurunu kardım, ezdim, yoğurdum, pişirdim onu. Toprağı işlemeyi bilen, insanı da işlemeyi öğrenirmiş, anladım.
Herkes kaybettiğini arar. İster kaybettiği şeyi bilsin, isterse bilmesin. Aklı bilmese de gönlü bilir. Bilir de alır bulacağı yere getirir onu. Bilse de arar bilmese de. Lakin ömrü onu aramakla geçer hep. Sen neyi kaybettin de arıyorsun? Kaybettiğin ve aradığının farkında mısın?
Yani ki aşk günaha da götürür, Allah'a da götürür. Gidilen yol aynıdır, varılan yer başka. Hepsinin adı aşktır, lakin aşka uçmak değil aşka konmaktır mesele.