Hakikaten de sevgili Portuga, bana her şeyi çok erken anlattılar... (syf:183)
Ne yazsam sana şimdi Zeze!!
Öyle karmaşık duygular içerisine girdim ki kitabın bitimiyle, yutkunmak istedikçe boğazımda düğümlendi tükrüğüm..
Üzgünüm Zeze!! Hem de çok üzgünüm..
Kitabı henüz beş yaşındaki akıl küpü bir afacanın dilinden dinliyorsunuz.. Hatta belki de büyümüş ama çocukluğunu büyütememiş bir yazarın geçmişini izliyorsunuz demeliyim..
Acı geçmiş, asla geçmemiştir bir bakıma..
Acıtarak geçtiği içindir belki de unutulmazlığı..
Kendi başına okumayı, şarkı söylemeyi öğrenmiş, babasını kırdığı için koca boya sandığını yüklenip sırf babasının gönlünü alabilmek adına akşama kadar boyayacak bir kaç ayakkabı aramış sonunda sigara almaya yetecek kadar parayı elde ederek babasını mutlu etmeyi başarmış ama yine de : "Her adımda babamın gözlerine basıyordum sanki. Acımı gözlerinin içinde çekiyordum. Hissettiğim ıstırap her türlü açlıktan beterdi.. (syf:51)" diyebilecek kadar büyümüş bir çocuk, Zeze..
"Fabrika bir ejderhaydı; her sabah insanları yutan, akşamlarıysa yorgun insanlar kusan bir ejderha.. (syf:62)"
Babasının işsiz oluşundan sebep mutsuzluğunu farkedip fabrikaları ejderhaya benzetecek kadar da zeki bir afacan aynı zamanda..
Öylesine sefalet içindeydiler ki, şu sözden dahi durumun vehameti anlaşılabiliyordu:
"Beslenme saatimiz için yiyeceğimiz yoktu, bu sadece diğer çocuklarda gördüğümüz bir şeydi.. (syf:95)"
Dile kolay on iki kardeş, çalışan bir anne ve abla, ne bulsa yapmaya çalışan bir abi, her doğanı büyüten diğer çocuk, işsiz bir baba, bir de üzerine müthiş bir sefalet..
Belki de Zeze'nin afacanlığına olan tahammülsüzlükleri yaşamlarına olan isyanlarından kaynaklanıyordu, kim bilir!?
Yada her yaramazlığında hayata karşı atamadıkları öfkelerini henüz beş yaşındaki Zeze