"Çocukken kendimizi tanımladıklarımız, başkalarının gözünden kendimizi tanıyışımızmış meğerse..."(syf/266)
Belki de çocukluğumuzun en yaralayan kısmıydı bu! El alem ve onların tükenmek bilmeyen "bilmişlikleri.."
Çocukken "başkalarının gözünden kendimize bakmayı" büyüyünce de bırakamadık.
El alemin inşa ettiği çocukluğumuz başkalarının varlığımıza yüklediği anlamla katlarını çıkarken, aslında kendimiz olmaktan ziyade başkalarının bizde görmeyi istediği kişiliğe, hayata, belki de mesleğe hapsolduk. Açık cezaevinin dışındaki değil içindeki duvarlara mahkum olduk.
Benliğindeki yaraları onaran Bilgisayar Mühendisinin de dediği gibi:
"En çok aferini nerede aldıysa, en çok neyle ilgi gördüyse oraya gitme gayretinde şekillenen kişilik.."(syf/266)
Ben biraz da bilinçsiz büyütülmüş olmamıza bağlıyorum çocukluğumuzun yaralarını fakat ebeveynlerimi suçlamadan. Zira bizden bir önceki neslin ebeveyni daha bilinçsizdi. Hepsi bir ötekinin yaptığı yanlışı yapmamak adına kendi anne ve babasından daha iyi olma gayretinde, imkanları dahilinde çabaladılar. Elbette çabalamayanlar, daha kötüsü olanlar, hatta daha da iyisi olanlar vardır fakat bu da çok nadirdir.
"Nadir olan ise yok gibidir.."
Genellikle psikologlar kızgın olduğumuz, kırgın olduğumuz herkesi içimizde effetmemiz gerektiği kanısındadırlar. Biz ise kötülük yapanları, hakkımızı yiyenleri affetmenin, onlara ödül olduğu düşüncesine kapılıp ne kadar sevmediğimiz, kızdığımız, küstüğümüz insan varsa onları içimize hapsedip kendimizi hasta etmek eylemiyle sözde
''kızdığımız'' kişileri cezalandırırız.
Oysa içimize hapsettiğimiz kötü duyguların negatif enerjilerini yutan da cezayı çeken de biziz, farkında değiliz.
Bu hususta şu ayet geliyor hemen aklıma :
"Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür, ama kim affeder,