Hayat sisli bulut gibidir. İlk bakışta onu görürsün ama içine girince kaybolursun. Kuyucaklı Yusuf kitabı da böyleydi; olayları izliyorsun, fark ediyorsun ama bir noktadan sonra kayboluyorsun. Aşk kitabı gibi geliyor başta ama kim aşk karşısında ruhunu kaybeder ki?
Yusuf belki sevdi belki de bir çıkış yolu gibi gördü Muazzez'i. Ama şunu biliyoruz ki parçalanmış olan ruhunu iyice dağıttı. Bu kitapta aşk, sevgi ya da bağlılık bir çözüm değil; daha çok bir bataklık gibi yavaşça içine çekiyor insanı. Yusuf’un Muazzez’i sevmesi onu özgürleştirmiyor, daha da zincirliyor. Çünkü gerçek sevgi tutsaklık değil huzurdur.
Muazzez’in sonu ise bu en trajik örneği. Fiziksel olarak belki yaşıyor ama artık o da yok. Deliliğe sürüklenmek, bu dünyaya tutunamamanın en sessiz çığlığı. Yusuf ise çaresizliğin en son, en ilkel halini yaşadı. Ne sevdiğini kurtarabildi ne kendini.
Bu kitap, aşkın değil, yok oluşun romanı. Sevmenin yetmediği, adaletin olmadığı, insanın insana karşı kurduğu cehennemin anlatısı...