Hamza Algül

Hamza Algül
@Hamza_Algul
رب اني لما انزلت الي من خير فقير اي ربيم بان انديراجگین هر خیره محتاجیم بني مدرسلي قيلان الله صونصوز تشكورلر
CİMRİLİK BEDBAHTLIK Akıllı insanlar mallarını ve paralarını, öbür cihana giderken yanlarında götürürler. Yani önceden Allah yolunda infak ederler. Ancak hasisler (cimriler) ise hasretini çekerek burada bırakıp giderler. Cimri insan; meşakkatle para biriktirir, hasislikle saklar ve sonunda hasretle bırakıp gider. Altın madenden kazılarak çıkar. Hasisin elindeki mal ise ancak canı çıkınca çıkar. İki kişi boşuna zahmet çekmiştir: Birincisi; ilim öğrenip onunla amel etmeyen kimse. İkincisi ise dünyalık kazanıp onu infak etmeyen kişidir. Âdemoğulları bir bedenin uzuvları gibidir. Çünkü hepsi aynı mayadan, aynı cevherden yaratılmıştır. Vücuttaki uzuvlardan biri rahatsız olunca diğer uzuvlar da huzursuz olur. Başkalarının dert ve acılarıyla muzdarip olmazsan, sen “insan” diye adlandırılmaya layık değilsin. Akıllı bir adama sormuşlar: “Bahtiyar kimdir, bedbaht kimdir?” O da şöyle cevap vermiş: “Bahtiyar; yiyen, gerektiği kadar harcayan ve eken kimsedir. Bedbaht ise harcamadan biriktirdiklerini ölünce bırakıp gidendir.”
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Üftâde’nin Hayatı Üftâde; düşmüş, âşık, mazlum, uysal ve alçak gönüllü demektir. Âriflerin sultanı, âşıkların burhanı, Bursa’nın kutbu Cenâb-ı Pîr Üftâde Hazretleri… Onu yâd edenler hep böyle yâd etmişlerdir. Onun hakkında söylenen bu sözler; birer methiye olmaktan ziyade, âlim, şair ve veli şahsiyeti hakkında bizlere ipucu veren ifadelerdir. Şiirleri, ilâhileri, menkıbeleri ve kerametleriyle aramızda yaşamaya devam eden Üftâde Hazretleri, tarih sahnesine asıl olarak iki büyük eseriyle çıkmıştır: Biri Celvetiyye Tarikatı, diğeri ise Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’dir. Hz. Üftâde, bu iki büyük eseriyle din, zihniyet, sanat, fikir ve ruh dünyamızda asırlar boyunca derin izler bırakmıştır. Şimdi onu biraz daha yakından tanıyalım. Doğumu Manyaslı bir baba ile Bursa’nın Hamamlıkızık Köyü’nden bir annenin evladı olan Mehmet Muhyiddin Üftâde Hazretleri, 1490 yılında Bursa’da İnebey Çarşısı’nın üzerindeki Araplar Mahallesi’nde dünyaya geldi. Rivayete göre Üftâde Hazretleri doğduğu zaman annesi rüyasında oğlunu süt deryasına dalıp çıkarken görmüş; bu rüyayı telaşla Üftâde’nin babasına anlatmıştı. Babası ise: “İnşallah oğlumuzun ilim erbabı, kâmil bir veli olacağına işarettir.” demiştir. Hocaları ve Tahsili Hz. Üftâde ilk tahsilini Selçuk Hatun Camii İmamı Muslihiddin Efendi’nin yanında yapmıştır. İlk tasavvufî zevk ve neşveyi de muhtemelen bu zat vesilesiyle tatmış, Muslihiddin Efendi’nin birçok keşif ve kerametine şahit olmuştur. Hatta onun tarikatına intisap etmek istemiş; fakat hocası, o yaşta bir çocuğu kabul etmeyerek ileride arzu ettiği yüce makamlara erişebileceğini işaret etmekle yetinmiştir. Üftâde Hazretleri bunun yanı sıra Abdal Mehmed isimli bir meczuptan da istifade etmiştir. Saçlarını uzatarak onu taklit eden Üftâde, zaman zaman Gökdere semtindeki Cenk
Allah’a isyan, insanı beşerî münasebetlerde de bozgunculuğa götürür. Hasan-ı Basrî (rahmetullahi aleyh): “Ben, bindiğim hayvanın ve eşimin huysuzluğunu Allah’a olan itaatsizliğimde ararım.” buyurmuştur. Allah’a itaat etmeyen bir kimseye, elinin altındakiler de itaat etmez! Bu, Allah’ın cezalarından bir cezadır. Allah’a ibadet hususunda itaat etmeyen ve O’nun haramlarını işlemeye cüret eden bir kimse; çoluğundan, çocuğundan ve işçisinden kendisine itaat etmelerini beklemesin…
Sivri akıllının biri, şeytânı görmek istermiş. Bir evliyâya yalvarmış. Evliyâ: “Şeytândan insana fayda gelmez!” demişse de adam çok yalvarmış. Nihâyet duâsı kabul olup şeytânı görmüş. Şeytân onu görünce: “Seni bir vuruşta öldürürdüm; ancak ölümüne daha kırk yıl var!” demiş. Adam ise: “Yirmi yıl günâh işlerim. Sonra tevbe eder, kalan yirmi yılı da ibâdetle geçiririm.” demiş. Fakat adam, yirmi yıl yaşamadan günâh içinde ölüp gitmiş.
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün müridleriyle birlikte daracık bir yoldan giderken karşılarına bir köpek çıkmıştı. O Ârifler Sultanı geri çekildi ve köpeğe yol verdi. Müridlerinden biri içinden: “Allah Teâlâ insanı mükerrem, yani üstün ve hürmete lâyık kılmışken, Bâyezîd müridlerini geri çekip köpeğe yol verdi. Bu ne acâyip bir hâl!” diye düşündü. Hazret, âdeta müridinin kalbinden geçenlere vâkıf olmuşçasına şu îzahta bulundu: “Gönlümde öyle bir zuhûrat oldu ki, sanki o köpek hâl lisânıyla bana: ‘Benim kusurum neydi ki ezelde köpeklik postunu sırtıma geçirdiler; sen ne yaptın ki sana bu şerefli hil‘ati giydirdiler?’ dedi. İşte bu düşünce gönlüme yol bulunca, ben de geri çekilip yolu ona verdim.” Dolayısıyla Allah’ın herhangi bir mahlûkunu gördüğümüz zaman: “Ben onun yerinde olabilirdim, o da benim yerimde olabilirdi.” diye düşünmeli; insan olarak yaratılmış olmamızdan dolayı hamd ve şükrümüzü artırmalıyız. 📚 Tezkiretü’l-Evliyâ