Hamza Algül

Hamza Algül
@Hamza_Algul
رب اني لما انزلت الي من خير فقير اي ربيم بان انديراجگین هر خیره محتاجیم بني مدرسلي قيلان الله صونصوز تشكورلر
İMÂM-I ÂZAM EBÛ HANÎFE Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Hanefî mezhebinin kurucusudur. Mutlak müctehiddir. Asıl ismi Nu‘mân’dır. Babası Sâbit, Hazret-i Ali (r.a.) ile görüşmüş ve zürriyeti için duâ almıştır. Hicrî 80-150 (Milâdî 699-767) yılları arasında Kûfe ve Bağdat’ta yaşamış, Bağdat’ta şehîd edilmiştir. Eshâb-ı kirâmdan Enes bin Mâlik (r.a.) ile birlikte beş sahâbîyi görmekle şereflenmiştir. Ehl-i beytten Zeyd bin Ali ve Muhammed Bâkır’dan ilim öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini ise Câfer-i Sâdık Hazretleri’nden alarak yüksek derecelere kavuşmuştur. Fıkıhtaki çok geniş bilgisi, özellikle kıyastaki harikulâde kuvveti; zühd, takvâ, hilm ve salâhtaki akılları hayrete düşüren üstünlüğü hakkında sayısız kitap yazılmıştır. Önce İmâm-ı Şa‘bî’den kelâm ve münazara ilmini çok iyi öğrenmiş, daha sonra Hammâd bin Ebî Süleyman’dan fıkıh ilmi tahsil etmiştir. Yirmi sekiz yıl hocasının derslerine devam etmiştir. Bir yandan da insanların inancını bozmaya çalışan sapık fırkalarla mücadele etmiş; Dehrî denilen inkârcılarla, Şiî ve Mu‘tezilî kimselerle münazaralar yaparak Ehl-i sünnet itikadını yaymıştır. Din bilgilerini kelâm, fıkıh, tefsir, hadîs gibi ilim dallarına ayırmış ve bu ilimlere ait kaideleri tespit etmiştir. Kûfe Câmii’nde ders verirken bin talebesi her dersinde hazır bulunurdu. Bir meseleye cevap bulunduğunda talebelerine söyler, hepsi uygun görürse: “Elhamdülillah!” buyurarak: “Bunu yazınız!” derdi. Hanefî mezhebi, Osmanlı Devleti zamanında dünyanın birçok yerine yayılmıştır. Bugün dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğu onun mezhebi üzeredir. Diğer mezheplerde bulunan Müslümanlar da birçok meselede onun ilminden istifade etmektedir. Allah Teâlâ, İmâm-ı Âzam Hazretleri’ne rahmet eylesin, şefaatine nâil eylesin. Âmin.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İFTİRALARA CEVAPLAR Bu yazıda, Mahmud Efendi Hazretleri’ne atılan ve sosyal medyada dolaşan bazı iftiralara cevap verilecektir. “Ete kemiğe büründüm, Mahmut diye göründüm” Bu söz, Mahmud Efendi Hazretleri’ne ait değildir. Böyle bir sözü yoktur ve asla söylememiştir. Bu tartışma, başkası tarafından görülen bir rüyanın anlatılmasıyla ortaya çıkmıştır. Görülen rüyadan Mahmud Efendi Hazretleri sorumlu değildir ve kendisine isnat edilemez. “Azrail geldi, Azrail’i kovdu” Bu ifade de aynı şekilde Mahmud Efendi Hazretleri’nin yaşadığı veya anlattığı bir durum değildir. Yine bir rüya anlatımından ibarettir. Bu rüyaları anlatan kişiler sorumludur. “Namazın hakikatini Mevlâ kılıyor” Bu söz bu şekilde değildir. Mektûbât’tan aktarılmıştır. Aslı şu şekildedir: “Salâtın aslını Mevlâ yapıyor.” Bu ifade, Allah Teâlâ’nın kendisini hakkıyla zikrettiğini ve övdüğünü anlatmak için kullanılmıştır. Yani biz Allah’ı layıkıyla zikredemeyiz; O’na layık olan zikri ve övgüyü yine kendisi yapmaktadır. “Kadınların okumasına karşı mı?” Hayır. Mahmud Efendi Hazretleri asla kadınların okumasına karşı değildir. Ancak İslâmî olmayan ortamlarda okumalarına karşıdır. Kız medreseleri kurması, kızları ilme teşvik etmesi ve yüzlerce, binlerce kadın hoca yetiştirmesi bunun açık bir delilidir. “Lüks içinde mi yaşıyordu?” Ömrünün yaşlılık dönemine kadar Çarşamba’da küçük bir dairede yaşamış, şahsına ait bir evi veya arabası olmamıştır. Kendisine teklif edilen evlerin Kur’an kursu yapılmasını istemiştir. Ömrünün son döneminde ise sevenleri tarafından, sağlık durumu sebebiyle kendisine bir yer ve araç tahsis edilmiştir. Hayatı boyunca dünyanın şatafatına yer vermemiş, sohbetlerinde de sevenlerini bundan sakındırmıştır. Asıl önemli olanın âhiret yatırımı olduğunu daima vurgulamıştır. “Hep uyuyordu,
İMÂM-I A‘ZAM’IN HADİS İLMİNDEKİ YERİ İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.), hayatının ilk yıllarından itibaren hadîs öğrenmiş; özellikle fakih muhaddislerden rivayet almıştır. Ebû Dâvûd et-Tayâlisî (r.a.)’nin rivayetine göre, Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle demiştir: “H. 80 senesinde doğdum. 94 senesinde sahâbî Abdullah b. Enes (r.a.) geldi. Onu 14 yaşımda gördüm ve kendisinden Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: ‘Bir şeyi aşırı sevmen gözünü kör, kulağını sağır eder’ hadîsini işittim.” İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)’un rivayeti ise şöyledir: “H. 80 senesinde doğdum. 16 yaşımda, 96 senesinde babamla birlikte haccettim. Mescid-i Haram’a girdiğimde büyük bir kalabalık gördüm ve babama sordum. Babam: ‘Bu, sahâbeden Abdullah b. Hâris ez-Zebîdî (r.a.)’in ilim halkasıdır’ dedi. İlim halkasına katıldım ve Abdullah b. Hâris (r.a.)’i, Resûlullâh (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittiğini naklederken duydum: ‘Dininde fakih olan kimseyi Allah (c.c.) ummadığı yerden rızıklandırır ve kederlerini giderir.’” İmâm-ı A‘zam ilim öğrenmeye başladığında kendisine, “Hadîs ilmini tercih edersen, sonunda hata ettiğinde seni yalancılıkla itham ederler ve alaya alırlar” şeklinde nakledilen söz sahih değildir. Zira Kur’ân ve Sünnet’i bilmeyen kimse fakih olamaz. Onun Kur’ân ve Sünnet’i bilmediğini iddia etmek, buna rağmen İmâm-ı Şâfiî (r.a.)’in, “İnsanlar Ebû Hanîfe (r.a.)’in fıkhına muhtaçtır” sözünü kabul etmek büyük bir çelişkidir. Aksine o, yüzlerce önde gelen muhaddisten hadîs almış ve onlarla uzun süre birlikte olmuştur. Kendisinden rivayet edilen müsnedler, İmâm-ı Mâlik (r.a.) ve diğer muhaddislerden önce, hadîsleri fıkıh konularına göre tasnif ettiğini göstermektedir. Bunların yanı sıra Ebû Hanîfe (r.a.), bir hadîsi veya ilmî bir meseleyi araştırmak amacıyla çeşitli ilmî seyahatler de yapmıştır.
Namazını ihmal eden, derdine ve sıkıntısına başka sebep aramasın! “Allah’ın dinini dert edinenin dertlerini Allah o kimseden satın alır. Allah’ın dinini dert etmeyeni ise Allah, kendi dertleriyle baş başa bırakır. Kimin derdi âhiret ise, Allah onu zengin kılar; dağınık vaziyetini bir araya getirir. Dünya ona boyun eğer. Kimin derdi dünya ise, Allah onun sıkıntısını kendisine bırakır; işlerini dağınık hâle getirir. Kendisi için takdir edilen dışında dünyada başka nasibi yoktur.” (Tirmizî)
Anlatıldığına göre; İblis’in birinci kat gökte iken ismi “Âbid”, ikinci kat gökte iken “Zâhid”, üçüncü kat gökte iken “Ârif”, dördüncü kat gökte iken “Velî”, beşinci kat gökte iken “Tâkî”, altıncı kat gökte iken “Hâzin”, yedinci kat gökte iken ise “Azâzil” idi. Fakat Levh-i Mahfûz’daki adı “İblis” idi. O, sonunda başına gelecek olanları bilmiyordu. Ulu Allah, kendisine Hazreti Âdem’e (a.s.) secde etmesini emredince İblis şöyle dedi: “Onu benden üstün mü tutuyorsun? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın!” Allah Teâlâ da ona: “Ben dilediğimi yaparım!” diye cevap verdi. Kendini daha şerefli gördüğü için, burun kıvırarak ve tepeden bakarak Hazreti Âdem’e (a.s.) secde etmesi gerekirken arkasını çevirdi. Diğer bütün melekler bu emre uyarak secdeye kapanıp uzun bir müddet beklerken o, dimdik ayakta kaldı. Melekler başlarını kaldırıp onun kendileriyle birlikte secde etmediğini görünce, şükür maksadıyla ikinci defa secdeye kapandılar. O ise arkadaşlarına yan yan bakarak, onlara katılmayı asla düşünmeyerek ve Allah’ın emrini çiğnediği için hiçbir pişmanlık duymayarak yine tek başına ayakta kaldı. Bunun üzerine Allah, onun güzel vücudunu bozdu. Onu farklı bir sûrete çevirdi. Yüzü değişti, gözleri yarık hâlini aldı, burun delikleri genişledi, dudakları ve dişleri şekil değiştirdi. Sakalı yolundu, çenesinde seyrek birkaç tel kaldı. Allah onu önce cennetten, sonra gökten ve daha sonra yeryüzünden kovarak adalara sürdü. Artık yeryüzüne ancak gizlice ayak basabilmektedir. Kâfirlerden biri olduğu için Allah’ın lâneti kıyamet gününe kadar onun üzerindedir. Oysa daha önce yakışıklı, dört kanatlı, bilgili, çok ibadet eden; melekler arasında itibarlı ve birçok imrenilecek sıfatlara sahip bir varlıktı. Ancak bunların hiçbirisi ona fayda sağlamadı.