Diyojen o kadar zor bir şeyden bahsediyor, insanlara yapması o kadar zor bir şeyi anlatıyor ki, onları ikna edememiş olması, bu yüzden de iki bin beş yüz yıl sonra bile tek bir Diyojen olması anlaşılır. Tutku sahibi olmanın, istek sahibi olmanın kölelik olduğunu söylüyor. Peki yanlış mı? Bugünü düşünün, kendi hayatınızı. Bir araba almak için bin saatler çalışmak birine kölelik yapmak değil mi? Peki bundan vazgeçebilir misiniz? Diyojen aynı zamanda korkunun da kölelik olduğunu söylüyor. O bin yıllar önce nelerden korkabiliyordu bilmiyoruz ama biz bugün evsiz kalmaktan korkmuyor muyuz? Yalnız kalmaktan, toplumda kabul görmemekten, çirkin olmaktan, bir adam ya da bir kadın tarafından terk edilmekten. Bu yüzden de bir evlilik ya da ilişkinin içinde, güzellik merkezlerinde, yüzümüzde sahte bir gülümsemeyle eğlence mekânlarında, kalabalıkların ortasında hapsolmuyor muyuz? Bunları sorgulamak güç, biliyorum. Zira sorgulamak cevap vermeyi gerektirir. Ve maalesef bunlara vereceğimiz cevaplar hoşumuza gitmeyebilir. Her gün bir tür kölelik yaşadığımızı fark edebiliriz. Ve bizler Diyojen kadar cesur olamayabiliriz.
“Kaderini sev” demek olanı olduğu gibi kabul et, başına ne gelirse kabullen ve hiçbir şeye sesini çıkarma anlamına mı gelir? Ya kaderimizde başımıza gelenleri araştırmak, nedenleri öğrenmek ve onları değiştirmek yazılıysa? Kader zorunlu bir kabullenişin çok ötesinde aslında zorunlu bir mücadele, ayağa kalkma ve direnmenin aslında ta kendisiyse? Boyun eğmenin üzerinde başımızı gökyüzüne kaldırıp tadına bakmak ve ne olduğunu anlamaksa yağmurun? Vurulmuş zincirleri kabullenmekten çok o zincirleri kıracak bir makas yapmaksa varoluş amacımız? Denizde boğulmaktan çok denize karışıp ona dönüşmekse yazgımız? Nietzsche, işte böyle bir kader sevgisini benimsememizi ister bizden. Her konuda karanlığı üzerine çeken ve zifiri dünyanın meşalesi olan Nietzsche, böyle bir kadere gönülden razı olur ve erir onun karşısında. “Benim...” der. “Kaderim budur. Kader bir zorunluluksa eğer ben mücadele etmek zorunda kaldığım bir kadere razıyım.” Kader çizgisini tutup peşinden sürükler. Hem o peşinden gider kaderin hem de onun peşinden gelir kader.
Değişmeyen bir sistemin içinde hapsolan bizlerin elinden ne gelebilir ki? İşte bu noktada bizden Bugün Aslında Dündü (Groundhog Day) filmindeki Phil gibi olmamızı ister Nietzsche. Her sabah aynı güne uyanan Phil, artık elinden hiçbir şey gelmediğini anladığında kaderine razı olur ve içine hapsolduğu hayattan zevk almaya karar verir. Bahsettiğim bu durum Nietzsche’nin kaderini sevmek üzerine kurmuş olduğu ve Stoacıların da üzerinde çok durduğu “Amor Fati” görüşüdür.