Schopenhauer, kitapta aşkı romantize etmeyi reddeder. Onun gözünde aşk; bireyin mutluluğunu, iradesini ve özgürlüğünü hiçe sayan, türün devamı için doğanın bilinçsizce uyguladığı bir stratejidir. Tutkunun ve çekimin ardında bireysel anlamlar aramak, ona göre sadece Hollywood senaristlerinin böğyük oyunudur. Kadın ve erkek rolleri üzerindeki yorumları da oldukça tartışmalıdır; kadını, türün devamı için bir araç gibi konumlandırarak, dönemin cinsiyetlere bakış açısına sıkı sıkıya bağlı bir bakış açısı sergiler. Günümüzün eşitlikçi değerleriyle kıyaslandığında bu yaklaşım -haklı olarak- mor saçlı ablalarımızın sinir uçlarına kamikaze girişi yapacaktır.
Bak şimdi Arthur... Sana Arthur dememde sakınca yok değil mi? Seni anlıyorum, mantıklı fikirlerin var. Belki aşk dediğimiz şey doğanın oyunudur. Belki bizi bir an cehennemin dibinde yakan bir an gökyüzünde meleklerle uçmamızı sağlayan o duyguların hepsi çocuk yapalım diye bizim irademizle değil de türün iradesiyle gerçekleşiyordur. Belki aşkın kaynağı biyolojidir, evrimdir, doğadır.
Tamam. Ama ben kaynağını değil hissin kendisini sahiplenmeyi seçiyorum. Bu amına koyduğumun dünyasında inanmaya değecek ne kaldı elimizde? Modern hayat, ilkokul kantinlerinde satılan dışı süslü ama içi boş kalemlere benziyor. Her şey plastik, her şey sahte, her şey geçici. Uğruna savaşılacak ne varsa aldılar elimizden. Fenerbahçe’yi bile.
Ne kalıyor geriye?
Ne için yaşıyoruz?
Sokaktaki diğer zombiler gibi para, itibar, başarı ve beğenilme peşinde mi koşacağız? Ya da senin gibi dağın başına çıkıp herkese, her şeye siktir mi çekeceğiz?
Kusura bakma sayın Schopenhauer, biraz kendimi kaptırdım. Olayı iyice kişiselleştirip köpeğin Atma ile olan ilişkini buraya meze edecektim de saygı sınırlarında kalmakta yarar var. Söylediklerin benim dünyaya