·
Okunma
·
Beğeni
·
52,5bin
Gösterim
Adı:
Aşkın Metafiziği
Baskı tarihi:
Şubat 2018
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053142706
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Über die Weiber
Çeviri:
Veysel Atayman
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Bu denemesinde Schopenhauer, insanların aşk ya da soyları uğruna yaşamlarını çoğu zaman feda etmeleri nedeniyle, aşkın insan doğasındaki en güçlü itki olduğunu, hatta kendini koruma itkisinden bile daha güçlü olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Aşk sadece en güçlü değil, aynı zamanda en yaygın itkidir, eylemlerimizin çoğunu harekete geçirmede kararlı fakat bilinçaltına dayalı bir rol oynamaktadır. Gelgelelim Schopenhauer, itkiler arasında en güçlü ve yaygın bu itkinin gizli ve irrasyonel olduğunu, karşı koymada güçsüz kaldığımız sonsuz acıların kaynağı olduğunu iddia eder. Bizim için yıkıcı olsalar bile, tatmin edilmeleri kısa süreli ve anlık olsa bile onlara teslim oluruz. Aşkın bize hazların en muazzamını getireceğini düşünürüz; fakat gerçekleri görmeye başlamaktan ve hayal kırıklığının oluşmasından ziyade, bizi sevkettiği şeyleri en kısa sürede tatmin ederiz. Arzularımız yenilendiğinden ve onlara karşı koyamadığımızdan dolayı, herhangi bir ders çıkartmak yerine aptallığımızı sürdürürüz. Aşk arayışının peşindeki failler olsak da, bizi kendi amaçları için kontrol eden ve kullanan daha yüksek güçlerin gerçekte yalnızca araçlarıyız. Aşk için üremeden başka hiçbir amaç yoktur ve üreme için de türün hayatta kalmasından başka hiçbir amaç yoktur. Yaşama iradesi, ona hizmet eden bireylerin mutluluğunu azıcık bile umursamaz. Her birey tür uğruna ürer ve üreme görevini yerine getirdikten sonra ıskartaya çıkarılır ve ölüme teslim edilir.

Epikuros ve Epiktetos gibi Schopenhauer de, servet ve şöhreti ne kadar çok elde edersek onları o kadar çok isteyeceğimizi ileri sürer; fakat ne kadar çok istersek de elde edilmeleri o kadar güçtür, dolayısıyla sürekli olarak memnuniyetsiz, tatminsiz kalırız. Günümüzün büyük bir kısmında ihtiyaçlarımızı tatmin etmek, can sıkıntısından kurtulmak için mücadele halindeyiz, ya da hareketsiz cinsel dürtülerle mücadele ediyoruz, sadece yarınki çabalarımızı tekrarlamaya mahkûm olduğumuzu gördüğümüz için. Biliyoruz ki bizler bir işkence döngüsüne hapsolmuşuz; imkânsız olmasa da, kurtulmanın zor olduğunu keşfederiz, çünkü tam da bizi kapana sıkıştıran şeylere arzu duyarız. Schopenhauer’in belirttiği gibi, sanki “İksion’un dönen tekerleği üzerine yatmışız… ve Danaosların eleğinden su çekiyoruz.” Evet, aslında cehennemin daha iyi bir tarifi olamazdı. Frederick C. Beiser
80 syf.
·6 günde·7/10
Arthur Schopenhauer ismi kulağa çok tanıdık gelsede onunla bu kitap sayesinde tanışmış oldum. Hayat hikayesine baktığımda sorunlu bir aileden gelmesi beni şaşırmadı. Zira bakın büyük yazarlara, sanatçılara onların toplumdan farklı olduğunu, sıradan bir hayat yaşamadığını göreceksiniz. Tabi bu tezim çürütülebilir.

İnsanın içindeki kötülüğün sebebini kendince açıklamaya çalışmıştır. İçgüdüler hazlar vs diye. Kitapta cinsellik aşk üzerine durması annesinin babasının ölümünden sonra rahat bir yaşam sürmek için ondan ayrılmasına bağladım . Etkilendiği şeyler üzerine tespitler yapması gayet doğal. Zaten kısa bir kitap çabucak bitiyor. Kitabı okurken kendi sesinizi bulacaksınız. İyi okumalar dilerim
80 syf.
ARTHUR SCHOPENHAUER …
Bir deha, edebi dili harika olan düşünür... Yazdıklarını okurken illaki kendinizden tespitler bulacaksınız.Arthur belki insan sevmez ama insanı çok iyi tanıyıp ve yerinde tahliller yapan bir şahsiyet.Ona hayranım.Her ne kadar katılmadığım noktalar da olsa. Açık sözlülüğü, yapmacıktan uzak olması beni en çok çeken şey.Şunu merak ediyorum, Virginia ile birbirini tanısalardı ne düşünürlerdi birbirleri hakkında?Biri kadınları aşağılıyor diğerifeminist ama ikisi de çok zeki. Kadınlar hakkında bir tartışma olsa kim kazanırdı? İkisini aynı anda sevmek gülünç geliyor bazılarına.Ama değil.Neyse konuya geleyim, pardon.


Schopenhauer’i okumak için benim fikrimce hayatını ve de felsefesini iyi bilmelisiniz çünkü düşünür kendi hayatını felsefesine yansıtmıştır.David E. Cartwrigt’ın kitabı var Arthur 'un hayatını anlatan, gayet ayrıntılı, yalın ve akıcı. Birçok soru işaretine cevap verilmiş, tavsiye edebilirim.

Not:Bu kitap feminist kardeşlerimin severek okuyacağı bir kitap olmayabilir şimdiden söyleyeyim, okurken besmele çekiniz naçizane tavsiyem.

Kitap neyi anlatıyor? 80 sayfalık bir kitap bu kadar çok tespit yapabilir mi?Arthur yapar.
1-Arthur’un kadınlarla alıp veremediği nedir?
2-Arthur kadınlar hakkında ne düşünüyor?
3-Aşk var mıdır?
4-Aşık olmanın nihai amacı nedir?
5-Aşık olurken seçim nasıl gerçekleşir?
6-Neden fiziksel özellikler önemli?
7-Cinselliğin aşkla ilişkisi
Gibi sorulara cevap verdiği bir kitap.Onun penceresinden cevaplayacağım soruları.

Birinci kısım kadınlara dair söylemlerini içeriyor.
Arthur’un kadınlara olan meşhur tutumundan bahsedeyim;
Arthur efendi diyor ki ; kadınların tek bildiği emek sarfettiği giyim kuşam, cilt bakımı dans, sevdiğinin gönlünü kazanma ve bunlarla bağlantılı eylemler.Ona göre kadın erkeğe itaat etmek için yaratılmış ve onlar borçlarını doğum sancısıyla,çocuk bakıp büyütmek ve erkeğe itaat ile öderler.
Kime olan borcumuz Arthur Bey?
Ona göre, kadınlar zihin bakımından dar görüşlü akli melekeleri zayıf yaratıklar. Ona göre kadın kocası ölsün de mirasına konayım rahat ve refah içinde yaşayayım der bu sebeple erkeğin para için yaratıldığını düşünürler.Diğer taraftan kadınlar dürüstlük , adalet, metanet,vicdanla ilgili konularda erkeklerden daha aşağıdadır.Dolayısıyla iki yüzlülük ve riyakarlık kadınlarda doğuştandır. Bu bodur. dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı soya, •cins-i latif" ismini verebilen sadece cinsel içgüdüsüyle aklı yahut görüş ufku bulutlanıp kararmış olan erkeklerdir.
Çok eşlilik olması gereken ve tek eşlilik erkeklere yapılan bir haksızlık, kadına miras ise verilmemelidir.Avrupa’da kadına fazla ve gereksiz önem verildiğini düşünürken, o sıralar kullanılan hanımefendi kelimesi bile kullanılmamalı parayı kazanan kadınlar değil erkeklerdir.Kadınlar ne mutlu ne mutsuz olmalıdır bu onların yararınadır ve erkekleri rahat ettirecektir.
Görüyorsunuz ya çok kaba ithamlarda bulunmuş Arthur hazretleri.Bunlar sadece birkaçı söylediklerinin.
Ben bu tutumunu yaşantıları ile bağdaştıyorum (ki çoğu yazar bu şekilde düşünüyor), annesi ile yaşadığı sorunlar, babasının intiharı, hayatı boyunca hep kadınlar tarafından red edilmesi…Özellikle babasının ölümünden sonra Schopenhauer, annesiyle iyi ilişkiler kuramamıştı. Annesinin Schopenhauer’a yazdığı mektuplardan biri, aralarındaki ilişkiyi gösteriyor: “Tahammül edilir şey değilsin, başına bela oluyorsun insanın, seninle birlikte yaşamak güç; ukalalığın bütün iyi taraflarını gölgede bırakıyor, başkalarında kusur bulmadan edemediğin için, o iyi yönlerinin dünyaya hiçbir faydası yok.”
Esasında kendisi de aşık olmuştur hem de aralarında 26 yaş farkı bulunan bir kıza…Kız kendisinden tiksindiğini açıkça söylemiştir.Hep bir redddedilme ve kadınlar tarafından itici bulunma…Hoş miras bırakılmamalıdır kadına demiştir ama tek miras bıraktığı uzun yıllar yaşadığı(aşık mıydı bilmiyoruz) bir kadındı.Kadınların zeka konusunda aşağı olduğunu söylüyor kendileri.Çocuk zekayı anadan, iradeyi babadan alır da diyor.(E yani burumda erkekler de zeki değil, çünkü annesinden alıyorlar zekayı? )
Bakmayın bu tutumuna ‘’Kadınlara çok düşkündüm beni bir anlasalardı…’’ diye itiraflarda bulunmuştur.
Schopenhauer’in kadınlarla ilgili görüşlerinin hayatının ileriki dönemlerinde değişip değişmediyse bilinmiyor. Her ne kadar Wagner’in arkadaşı ve Nietzsche’nin tanıdığı Malwida von Meysenburg, bir kadın arkadaşının, yaşlı filozofun “Oo, daha kadınlarla ilgili son sözümü söylemedim.” dediğini aktarsa da, ünlü filozof, konu hakkında son sözünü yayımlamadan hayatını kaybetmişti.

İkinci kısım ise muhteşem tespitler ile dolu,aşka dair söylemlerini ele alıyor. Arthur’a göre aşk vardır yalnız bu tamamen yaşama iradesi ve cinsel içgüdü ile alakalı.Ne kadar büyük olursa olsun her aşk bütünüyle cinsiyet içgüdüsü ile ilgilidir.Aşkın nihai amacı gelecek neslin oluşturulması işi, üremedir. Gelecek insanların varlığı bizim içgüdümüz tarafından koşullandığına göre tabiatımızda yapacağımız seçimi de belirleyen şey, aşktırAşk tabiiatın amaçlarina ulaşması için bizim içimize koyduğu bir yanılsamadır.Aşk serüvenin amacından daha soylu ve yüce bir amaç yoktur Schopenhauer’e göre; aşk yeni varlıkların dünyaya getirilmesini sağlar çünkü.
Birbiri ile tamamen zıt; düşünce beden olarak uygunluğun bulunmadığı kişiler arasında da aşk yaşanabilir, düşmanlıktan, nefretten aşk doğması da pekala mümkündür.Böyle bir aşk deyim yerinde ise gözlerini kör eder ve evlilik ile neticelenirse mutsuz bir evlilik ortaya çıkar.
Aşk, yaşayan kişinin kendi seçimi değildir mükkemmel, güçlü bir neslin devamı için seçimi tabiat yapar.Bundan dolayı herkes öncelikle güzel olanı arzu eder, üstelik herkes kendinde olmayan özellikleri kusurları güzellik olarak görür, çekici bulur.Mesela çelimsiz bir adam balık etli kadınlardan hoşlanır iken, sarışınlar esmerlerden hoşlanır.(Bu durumda erkekler neden minyon kadınlardan hoşlanır aldınız cevabınızı) Aynı şekilde herkes kendikinin tersi mizaçta olan birini ister.Bir erkekte güzel bir kadını seçmeye iten , türde en iyiyi hedefleyen içgüdüdür, erkek her ne kadar zevkini arttırmaya çalıştığını düşünse de.Bu yüzden; kalçanın bele oranı ve göğüsler gibi vücut oranı erkekler için önemlidir çünkü doğurganlığa işaret eder, görüldüğü gibi erkek seçimini kendisini yapmaz, seçimi yapan gelecek nesli oluşturma içgüdüsüdür.Seçimimi yönlendiren başka etkenler de vardır : Yaş, sağlık, kemiklerin yapısı ve güzel bir yüzdür.Üreme kabiliyeti olan herkes bu amaç uğruna aşık olduğu kişi için her fedakarlığı yapabilir.

Arthur’un söylemek istedikleri bunlarla sınırlı değil, daha fazlasını yazsam size haksızlık etmiş olacağım​
musmutlu kalın.
Keyifli okumalar, sevgili dostlar…️
80 syf.
·2 günde·2/10
Schopenhauer'in kadın düşmanı olduğunu düşünen insanlara sesleniyorum: Haklıymışsınız... Bekliyordum bir şeyler; ama bu kadar kadınları yermesini, aşağılamasını ve hor görmesini beklemiyordum. Beğeni kasmak için süslü cümleler kurmak amacında değilim. Kurmayacağım da. Sadece bazı konulara dikkat çekip gideceğim. Özellikle dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var: Schopenhauer ölmüş olabilir; ama onun felsefesine yakın insanlar hala çevremizde "modern beyefendiler" olarak dolaşmaya devam ediyor...

Normalde Schopenhauer'i severim. Düşüncelerini de savunurum. Zaten sevmiyor olsam 4 kitabını neden okuyayım... Ama savunduğum düşüncelerinin dışında, kadınlar, aşk, evlilik ve cinsellik üzerine tespitlerinin yer aldığı bu kitabını hiç sevmedim. Zira Schopenhauer'e göre;

- Kadınlar zihinsel olarak erkeklerden aşağıdır.

- Kadınlar bedensel olarak erkeklerden aşağıdır.

- Kadınlar her zaman çocuksu, uçarı ve dar görüşlüdür.

- Kadınların ciddi bir şekilde dikkat ve emek sarf ettikleri tek şey, aşk, sevdiklerinin gönlünü kazanma, yahut giyim kuşam, cilt bakımı, dans etme ve bunlarla bağlantılı olan her şeydir.

- Doğa kadınlara kendilerini korumaları ve savunmaları için ikiyüzlülük yahut riyakarlık yeteneği vermiştir. Dolayısıyla ikiyüzlülük ve riyakarlık onlarda doğuştandır.

- Kadınların var olma sebebi, insan soyunun sürdürülmesidir.

- Kadınlar ne müzik ne şiir ne de güzel sanatlar için gerçek anlamda bir duygu ve duyarlılığa sahip değildirler.

- Kadınların amacı erkeği elde etmektir.

- Kadın ve erkek hukuksal anlamda eşit olmamalıdır. Şahitlikleri bir tutulamaz.

- Erkekler çokeşlli bir hayat sürebilir. Fakat çokeşlilik kadınlara göre değildir.

- Kadınlar erkekler gibi mirasçı olamamalıdır.

- Kadınlar fıtraten itaat etmek için yaratılmıştır, bir efendiye ihtiyaç duyarlar.

Yukarıdaki cümleler, art niyetli bir şekilde kitaptan çekilip önünüze servis edilmiş cümleler değil. Schopenhauer, bu cümleleri savunuyor. Hatta birkaç basit örnekleme yaparak kendini haklı çıkarmaya da çalışıyor. Fakat insan ilişkileri, birkaç basit örnekten yola çıkarak neticeye varılacak bir ilişki çeşidi değildir. Bu ilişki karmaşıktır. Birçok değişken vardır. İnsanları bir takım davranışlarda bulunmaya iten milyonlarca sebep, psikolojik durum ve toplumsal şartlar vardır. Basit birkaç örnek göstererek, kadınlar erkeklerden daha dar görüşlü demek bence sığ bir bakış açısıdır...

Hatta biraz daha ileri gideceğim, bana göre, kadına yönelik şiddetin, tacizin, tecavüzün, kısacası kadına yönelik her türlü olumsuz eylemin temelinde yatan düşünce şekli tam olarak budur. Dikkatinizi çekmiştir, kadına yönelik olumsuz eylemlerde bulunan insanların çoğunda kadını küçük görme, hor görme, kendi üremesi için kadını araç olarak görme, evde oturan basit itaatkar yaratıklar olarak görme vs. vardır. Bu sebeple Schopenhauer'e ve Oscar Wilde'a geçmişte yazdıklarından dolayı bugün kızalım; fakat günümüzde böyle düşünen zavallıları da yerden yere vurmaktan çekinmeyelim.

Kitabın ikinci bölümünde ise Schopenhauer, "aşk" teması üzerinden evlilik, tekeşlilik/çokeşlilik, üreme gibi konulardaki düşüncelerini dile getirmiş. Tabii bu düşünceler de bir hayli çağ dışı düşünceler. Günümüzde bu düşüncelerin pek yeri yok. Zira ona göre, aşk bir içgüdüdür ve amaç tamamen gelecek neslin oluşturulmasıdır. Evlilik ve cinsellik, gelecekteki insan soyunun teminatıdır... Yani ona göre evlenip de çocuk yapmayan insan doğaya aykırı davranmaktadır. Maalesef Schopenhauer'in bu konulardaki düşüncelerini insanlarda uygulanamayacak bir düşünce şekli olarak görüyorum.

Ayrıca Schopenhauer'in kadın-erkek ilişkilerinin tümünü üreme ve gelecek neslin yetiştirilmesi açısından ele alması, "haz" kavramına hiç değinmemesi beni bir hayli şaşırttı. Zira insanı bu konularda yönlendiren en önemli hissin haz olduğunu düşünüyorum. Haz olmadan Schopenhauer'in bahsettiği hiçbir şey gerçekleşmez. Salt üreme ve gelecek nesli oluşturma fikri bile insandaki hazzın kaçması için yeterlidir. Hazzın kaçması da çok tehlikelidir. Zira kaçan hazzı yerine getirmek neredeyse imkansızdır.

Baştan sona Schopenhauer'i yerden yere vurdum; ama şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Adam yaklaşık 200 yıl öncesinin şartlarında bu düşünceleri dile getirmiş. Aynı şekilde Oscar Wilde de onun gibi 200 yıl öncesinden kadınlarla ilgili olumsuz tespitler yapmış. Tabii bu demek değildir ki, yazdıklarında, düşündüklerinde haklıdırlar... Fakat eleştirirken de dönemin şartlarını, toplumsal yaklaşımları, yazarın psikolojik durumunu, kadınlarla ilişkilerinde geçirdiği travmaları göz ardı etmememiz gerekir.

Bizim asıl dikkat etmemiz gereken, günümüzde hala böyle düşünen, 200 yıl geriden gelen insanların olmasıdır. Herkese keyifli okumalar dilerim.
80 syf.
·5 günde·2/10
Schopenhauer kadınları yermeye doyamadığı bu kitabında erkekleri yüceltmeyi de unutmuyor. Kendisi hakkında kadın düşmanlığı dışında net kanılarım yok.
Ayrıca kadınları bu derece hor gören bir insanın hele ki kadınlar tarafından büyük birisi olarak görülmesi bence ayrı bir trajikomik durum. Kadınlara neden bu kadar düşman olduğunu düşününce kuyruk acısı olduğunu anlamak zor degil.
Kadınların ev işleri ve din dışında herhangi bir yerde olmaması gerektiğini savunuyor. Çünkü akıl yoksunu olarak görüyor. Bunun doğru olduğunu da; yapılan sanat eserlerinde,bilim çalışmalarında ve daha bir çok alanda olan eserlerin hepsinde erkeklerin yer aldığını birinde bile kadınların yer almadığını vurgulayarak yapıyor. Peki soruyorum kadınların yaptığı eserler tarih literatürüne alınmaya bile layık görüldü mü ? Misal Marie Curie iki ana dalda Nobel ödülü almayı olmadığı varsayılan aklı ile mi aldı? Marie Theresa nasıl 40 yıl tahtta kalmayı basardı, din bilgisi ve yemek kitapları ile mi?
Hayır Schopenhauer kadınlar da erkeklerde aynı akla sahipler. Kadınlarda bazı kısımlar erkeklere göre daha iyi çalışır erkekler de ise bazı kısımlar kadınlara göre daha iyi çalışır.
Osman Y.
Osman Y. Aşka ve Kadınlara Dair (Aşkın Metafiziği)'i inceledi.
80 syf.
·Beğendi·9/10
Arthur Schopenhauer etkinliğini düzenleyen https://1000kitap.com/SinestezikMuz/Duvar/ 'a teşekkürler..

Müslüm Babadan Arthur Amcaya gelsin,

https://www.youtube.com/watch?v=l-KmnqbT3ZA

KADIN-ERKEK MESELESİ ÜZERİNE BİR TAKIM TESPİTLER KİTABI

İnsanlık tarihinin üzerine kurulu olduğu bu kadim mesele ile ilgili Arthur amca kendince yorumlar getirmiş ve bilmeceye yeni sorular katmıştır.

Özetle kadının ve erkeğin tabiatı üzerine kafa yormuş ve her şeyin aslında neslin devamı meselesinden ibaret olduğu sonucuna varmıştır, haksız da sayılmaz.
Kadınların aynı zamanda annelik misyonunu da hesaba katarak, erkekten nasıl farklılaştığını da incelemiş. Aşktır meşktir falandır filandır fazla da takılmayın diyor yani. Erkeğin kadına olan bağımlılığı ile kadının erkeğe olan bağlılığı arasındaki farklar hani.

Biraz da arabesk yaklaşmış mevzuya , iyi de etmiş. Nice filozoflar da açıklamaya çalışmış yüzyıllarca ne iştir bu işler diye.. Mesela Spinoza’dan bir örnek var kitapta,

“Aşk, bir dış sebebin tasavvuru eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpermesidir” demiş Spinoza. Benim bugüne kadar gördüğüm en güzel aşk tanımı sanırım bu, yani varsa tabi böyle bir duygu ki aslında var olup olmadığı da belli değil demeye getirmiş bence Spinoza.

İlk kafa yoran Arthur amca değil yani, son da olmayacak. Pek çok kişi gibi o da bu ilişki biçimini türün devamı, soyun ilerlemesi gibi temel bir nedene bağlamış. Bu sayede, bu çekim sayesinde nesiller devam etmiş diye açıklamış ve cinsel dürtülerle de bir güzel bağlamış.

Aslında şunu da söylüyor Arthur, keşke sevgiyle bağlansaydık da birbirimize, araya bunca dünya telaşını katmasaydık. Yüreğimizin sesini dinleseydik de gerçekten sevebilseydik birbirimizi. Fakat ne mümkün! İlle de uyumluluk peşine düşmeliydik ve boş vermeliydik duygulara..

Kimileri de bu kitaptan şunu çıkarıyor, Arthur amca kadınları doğurgan varlıklar ve cinsel obje olmaktan ibaret görerek kadını aşağılamıştır. Haklılar mı yoksa ? Arthur da istemez miydi kadınlarla sağlıklı seviyeli güzel ilişkiler kurmayı? Ama becerememiş işte adamcağız ne yapsın yani, bir tek onun derdi miydi bu ? Hayır. Belki çirkin bir adamdı, uyumsuzdu, çaresizdi belki de..

Suçu doğaya atmış biraz da. Normal bir adam olamamış hayatı boyunca neylesin.. Kadınların bu kadar gücün peşinden gitmelerini hem içine sindirememiş hem de kabullenmiş.

Kadınları yerden yere vuruyormuş gibi görünse de çoğu zaman , aslında içten içe onlara bir türlü ulaşamayışının yasını tutmuş ve deliye dönmüştür. Dünyaya eli yüzü düzgün sağlam bir çocuk getirmek uğruna iki yetişkinin neden kendilerini heder ettiklerini de çözmeye çalışmıştır.

Hayatı bu kadar ciddiye almak neden demiş ve bir yerden sonra da koyvermiştir. Kimseye kalmayan dünya bize mi kalacak demiştir de sözünü dinletebilmiş midir ?

Kimsenin çözemediği kadın bilmecesini çözmek Arthur amcaya mı kalmıştır? En azından yola çıkmıştır, galiptir bu yolda mağlup misali uğraşmıştır.

Pek anlatamadım sanırım, neyse okumak isteyen okusun bu kitabı, iyi okumalar..
65 syf.
YENİ BİR BİREY OLUŞTURURKEN GEREKLİ ŞARTLAR:

1-AŞK
2-1

Putkırıcılık... İşte Almanya'da Schopenhauer'ı 1800'lü yılların ortalarında tanımlayan söz. Annesi bir edebiyatçı olan Schopenhauer'ın hayatı, insanları, yaşayış tarzlarını ilişkileri vs anlamaya, sorgulamaya, kendi içinde çözmeye çalışmasını bir nevi açıklar nitelikte. 9 yaşından beri babasıyla seyahatlere çıkan Arthur'un ''çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?'' sorusunu da çürüttüğünü görmekteyiz. Hem okuyup hem de gezen biri olarak hayatı çok erken yaşta tanımıştır. Daima yalnızlığı seven, gürültüden uzak duran Arthur'un insanların iç dünyasına derinlemesine dalmasından ötürü böyle bir düşünce içinde olduğunu düşünmekteyim. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren bir umut silsilesinin içindeyizdir. Bu umutların içinde muhakkak bir insan figürü bulunmaktadır. İnsan bazen öyle bir duruma düşer ki kendi arzularından, isteklerinden, düşüncelerinden bile korkar hale gelir. Okuduğum bir çok kitabında eleştirirken kendini de o paydanın içine sürüklediğine bir çok kez şahit oldum. Geothe, Newton, Platon, Sokrates, Eflatun gibi düşünür / filozofların düşüncelerini önemser ancak bir yandan da ''bir ahlakçının sadece kendisinin sahip olduğu erdemleri örnek göstermesinin saçma olduğunu'' söyler. Erdemler nitelik ve nicelik bakımından kişiden kişiye değişmemelidir onun gözünde. Tıpkı doğrunun nereden ve hangi pencereden bakılırsa bakılsın aynı kalması gerektiği gibi. Ona göre farkında olmak her şeydir. Sorgulamak da bilmenin tabanında yer alır. Sorgular da sorgular Schopenhauer! Şüphecidir ama tereddüt etmez. Tahlillerin adamı Peyami Safa hem şüphe eder, hem de tereddüt. Bu yüzden iç dünyası daima karanlıktır. Onun çıkarımlarıyla Schopenhauer'ın varsayımlarının birbirine bir çok noktada benzeştiğini düşünmekteyim. Sadece Peyami Safa'nın daima dünyaya olumsuz bakışı bir noktada Schopenhauer'ı ondan ayırır. Schopenhauer daime gerçekle ilgilenir. Gerçeği açıklarken acımasızdır. Düşüncesini bize doğrudan sunar. Bilinmeyenle işi yoktur onun daima halihazırda fikirlerle ilgilenir. Tabularla ya da putlarla da ilgilenmez kendi deneyimlerini ön planda tutar. Bireysel olgulardan evrensel yargılara ulaşmayı amaçlar. Zaman ya da yer fark etmez yazarların bulundukları çağdan, zamandan şikayet ettiğini görürüz. Arthur'un da zamanın siyasi ve toplumsal olgularından ötürü dünyayı bir cehenneme benzettiğini anlayabiliyoruz. Ona göre dünya olunabilecek en kötü yerdir. Sadece zamanın şartları değil insanlarla da sorunu olan bir filozoftur. ''İnsan varoluşu bir tür hata olmalı. İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: “Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek'' demiştir. Ne kadar da doğru bir söz değil mi? Gittikçe, daima kötüye gidiyoruz. Arthur'un Nietzsche'nin fikir babası olduğunu da düşünürsek bugünümüze ışık tutan biri olduğunu söyleyebilirim.

Genel bilgilerden sonra kitaba gelirsek, Aşkın Metafiziği kitabında yer alan bir çok fikrin yansımasını bu eserde de görebiliriz. Bir ara kitaptan bir alıntının altına atılan yorum acaba aynı kitabı mı okuyorum dedirtti. Karşılaştırma yaptığımda aynı adamı ancak farklı bir kitabı okuduğumu anladım. Schopenhauer'ın acımasızca gözümüze soktuğu ''aşkın amacının yeni bir birey oluşturmak olduğu'' bu eserde de sesli olarak dile getiriliyor. Bunu kabul etme noktasında sıkıntılar yaşasam da her sayfada bunun örnekler eşliğinde ısrarlı bir şekilde dile gelişi bilinçaltımda çoktan yer etmiş durumda. Bir erkek ile bir kadın birbirinde ne arar? ya da ne bulur? İnsanlık tarihinde aşkın ve cinselliğin yerini derinlemesine inceliyoruz.

Nietzsche Schopenhauer hakkında: ''Onun ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım'' demiştir. Buna katılmamak elde değil. Gözünüz korkmasın. ''Ben felsefeden anlamam yeaaa'' da demeyin. Çok açık, sadece, anlaşılır bir dil kullanıyor kendileri. Okumakta geç kaldıysanız bir uçtan başlayın derim. Ancak anlayarak ilerleyin. Kitabın her bir sayfası apayrı hazine. Müsait bir zamanda yeni bir Schopenhauer kitabıyla sizi alıntılara boğacağıma emin olabilirsiniz. İyi okumalar.

https://www.youtube.com/watch?v=8EAePnL9jk8
80 syf.
·Puan vermedi
"Aşka gönül vermem aşka inanmam
Yıllarca boş yere ağlayıp yanmam
Böyle bir arzuya meyledip kanmam"
(Beste-Güfte: Baki Çallıoğlu)

Meşhur fıkradır; Bektaşiye sormuşlar: "Hiç aşık oldun mu?" diye. "Bir kere tam olacaktım, bastılar" demiş. Bektaşi ile Schopenhauer'ın birleştiği nokta 'aşk' denen mefhumun cinsel dürtü kaynaklı olduğu. Çevremizi biraz gözlemlediğimizde benzer sonuca bizim de varmamız mümkün. İnsanlar pek çok konuda olduğu gibi aşk konusunda da ikiyüzlüdürler. Sözlerindeki ruhaniliğe hallerinde rastlayamazsınız. 'Aşık'tan geçilmeyen memleketimizde aldatmaların, boşanmaların, aile içi şiddetin, sevgili terörünün, kaprislerin, ayrılıkların,değer vermemenin, değer görmemenin ve dahi bir yığın problemin adiyattan sayılması şüphesiz aşkla ilgili tasavvurlarımızda bir problem olduğuna işaret ediyor. Bu verileri, arzuların doyum noktasına ulaştıktan sonra acı vermesi bilgisi ile birlikte değerlendirdiğimizde aşkın arzu odaklı yaşandığını varsayabiliriz. Hande Yener'in "yanan yanana ama pişen yok/ iki lafın arası aşk acısı" diye tarif ettiği bir ortamda aşkın ne olduğu konusunda ben de Bektaşi, Schopenhauer ve Hande Yener ile aynı saftayım.
Aşkı -veya insanların aşk derken kastettiği şeyi- daha iyi anlamak için bir tanım getirelim. Bunu formülize ederek yapmayı düşünüyorum. Bunun için de benzer bir kavramdan yola çıkacağım: Arkadaşlık. Arkadaşlık içerisinde ne gibi duygular barındırır? Elcevap: Sevgi, saygı, fedakarlık, vefa, sadakat,iyilik, şefkat, nezaket, empati gibi ulvi duygular. Bu saydıklarım aşkta da bulunan kavramlar, yani aşk ve arkadaşlığın kesişim kümesi. Peki aşkı arkadaşlıktan ayıran şey ne?, Aşkta olup arkadaşlıkta olmayan şey ne? Cevap tahmin ettiğiniz gibi: (kibarca yazarsak) Şehvet. Dolayısıyla aşk şehvetli arkadaşlıktır, diyebiliriz. Fakat bir problem var. Arkadaşlık için saydığım kavramların/duyguların tamamı zihinsel süreçlerin ürünü. Üzerinde düşünülmüş, emek verilmiş bu yönüyle de güvenilir değerler. Ama şehvet öyle değil. Hayvani dürtülerimizin sonucu. Dolayısıyla güvenilir değil(Zaten ilk görüşte oluşabilen bir şey ne kadar güvenilir olabilir.). O zaman tanımı şöyle güncelleyebiliriz: Aşk, deforme olmuş ve güvenirliliğini yitirmiş arkadaşlıktır ve böyle bir arkadaşlık uzun süre devam edemez.
İnsanların aşktan bahsederkenki halleri ile aşık olduklarını iddia ettiklerindeki halleri birbirinden çok farklıdır. Aşktan veya aşık olunacak ideal kişi üzerine konuşurken hep yüce değerlerden dem vururlar. Hepinizin duyduğu şöyle şeyler derler mesela;
-"Benim tercihlerime değer versin"(saygı)
-"Gözü benden başkasını görmesin"(sadakat)
-"Tertemiz bir kalbi olsun"(iyilik-şefkat)
-"Beraber yaşlanalım"(vefa)
-"Oturmasını kalkmasını bilsin"(nezaket)
-"Birbirimiz için ölümü göze alalım"(fedakarlık)
Ama iş pratiğe geldiğinde yani insanlar aşık olduklarını iddia ettiklerinde ise ağızlarından şöyle kelimeler dökülür: "Abi çok güzel ya!", "Kızım aşırı yakışıklı" Gördüğünüz üzere tüm ulvi değerler unutulmuş, zihinsel süreç arka plana itilmiştir. Bir insanın mavi gözlerinden vefasını, gamzesinden saygısını, dudaklarından fedakarlığını anlayamayacağımıza göre bir şeylerin etkisi altına girmiş olma ihtimalimiz çok yüksektir. Anadolu irfanı bu durumu " Keçi gider ekine, boynuzları dikine" diye tarif eder. Ve mantığı devre dışı bırakan keçinin gittiği yol yol değildir.
"Aşkın gözü kördür." derler. Kesinlikle öyle. Çünkü aklı ve mantığı rehin alan dolayısıyla gerçekleri görmemize mani olan bir dürtüdür aşk. Leyla ile Mecnun hikayesindeki isimler bile bize bunu anlatır. Mecnun, cin kökünden gelir. Cinlere tutulmuş, cinnet halinde manasındadır. Yani akli melekeleri yerinde değildir aşığımızın. Leyla ise leyl kökünden gelir. Gece, karanlık manasındadır. Yani aslında Mecnun'un Leyla'da gördüğü fludur, net değildir. Mecnun'un istikbali parlak değildir. Çünkü hislerinin etkisiyle tanımadığı birine aşık olmuştur. Leyla'nın da istikbali parlak değildir. Çünkü kendisini obsesyon seviyesinde seven bir aşığı vardır ve deliler gibi sevmek anlatıldığı gibi iyi bir şey değildir. Bana sorarsanız, makul davranmaktan fersah fersah uzak olan bu çiftimiz kavuşsalardı bile boşanırlardı.(Yaznın bu bölümünde mesleki deformasyon etkisi görülmektedir.)
Milli aşk filmimiz Selvi Boylum Al Yazmalım'ın dillere pelesenk olmuş final sahnesi bahsettiğim seçim sürecini anlatır. Asya karakteri iki erkek arasında tercih yapacaktır. Kadir İnanır, yakışıklı bir jöndür, karizmatiktir. Gençlik aşkıdır. Ama sebebi her ne olursa olsun eşine ihanet etmiştir. Benim formülümde şehveti(dış güzelliği) temsil eder. Ahmet Mekin, yakışıklı değildir. Ama sadıktır. Kadına ve çocuğuna sahip çıkmıştır. Değerleri ve iç güzelliğini temsil eder. Sinemamızın sultanı tercihini güvenilir kavramlardan yana kullanır. Ahmet Mekin'e doğru yürürken çok değerli tespitleriyle bize nasihat edercesine efsane repliklerini söyler: "Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti."
Michael Haneke "Amour(Aşk)" filminde aşkı anlatmak için yaşlı iki insanı tercih etmiştir. Aşk denince ilk akla gelen, gençlik, hareket, flörtleşmeler, romantik müzikler bu filmde yoktur. Yönetmenin aşkı iki ihtiyarla hatta felç kalan eşinin bakımını üstlenen birinin öyküsü ile anlatması manidardır. Hiç bir maddi fayda yoktur bu ilişkide. Dünyadan alacakları zevk de kalmamıştır karakterlerimizin. Onları birbirine bağlayan tek şey sadece birbirlerine verdikleri sözdür. Haneke böyle mi düşünmüştür bilinmez ama bize adeta "Eğer aşk denen şey gerçekten varsa o, hormonlar etkisini yitirdikten sonra da devam eden şeydir" demektedir.
"Aşkın gözü kördür"e tekar gelirsek, gözü kör olan aslen hormonlar, arzular ve dürtülerdir. Arzu, hızlı ve maksimum doyum ister. Bu pratikte, adaylar arasında hemen en güzelini/en yakışıklısını seçmeye yöneltir insanı(Ben Schopenhauer'ın yalancısıyım). Ama insanı diğer hayvanlardan ayıran bir özelliği içgüdülerini eğitimle sınırlayabilmesi ve kontrol altına alabilmesidir.Güzellik önemli değildir demiyorum tabi ki. İnsanın estetik duygusu da vardır. Ama asıl itibar edilmesi gereken duygular açıktır. Aşk ve arkadaşlık kıyaslamamdan gidersek, kimse arkadaşını güzel veya yakışıklı olduğu için seçmez. Nitekim arkadaşlıklar, aşklardan uzun sürer. İzah etmeye çalıştığım üzere vardığım sonuç aşık olmamak değil, arzular doyuma ulaştıktan sonra da arkadaş kalabileceğimiz birine bu duyguyu sarf etmek.('Hayat arkadaşı' bu bağlamda çok güzel bir yakıştırma)
Hadise'nin bir şarkısından alıntıyla bitirmek istiyorum.(Lütfen beni kınamayın. Gönül isterdi ki aşkı, Selahattin Pınar'ın 'Bir bahar akşamı rastladım size' bestesi ile anlatayım ama zamana ayak uydurmaya çalışıyorum). Hadise Hanım, bir modern dönem ilişki taşlaması olan "Aşk Kaç Beden Giyer" de şöyle der;
"Ten taşırsa hisleri
Yaşarsa sisleri
Kalp burda der mi?"

"Ten taşırsa hisleri": Yani yukarıda saydığımız sevgi, saygı, fedakarlık, empati, vefa gibi tüm ulvi hisleri barındırması gereken aşkı tene hapsederseniz, sadece ten taşıyacaksa bu hisleri, şehvetin emrine girecekse değerler,
"Yaşarsa sisleri": Aşkı bedensel zevklerin sis bulutu içerisine sokmuş olursunuz ve bu sis bulutu içerisinde gerçekleri göremezsiniz .(aşkın gözü kördür açıklamalarımı hatırlatmakla yetiniyorum.)
"Kalp burda der mi?": Arzuların hakimiyet sürdüğü bir devirde, tenin kılavuzluk ettiği sisli yolda yürürken gerçek aşkı bulabilmek mümkün değildir. Böyle bir durumda ne kalbiniz birini gerçekten sevdiğini anlayabilir ve 'gerçek aşk işte burada' der ne de sizi gerçekten seveni görebilirsiniz.
Eğer aşk, aşk.. diye sayıkladığımız şey, ten uyumundan, görsellikten, estetikli suratlardan, üçgen vücutlardan, gençlikten, güzellikten ibaretse umarım Hadise'nin sorusu başımızı biraz öne eğdirir ve bu konuda sağlıklı düşünmemizin kapılarını aralar:
" Söylesene sevgilim
Aşk kaç beden giyer? "
80 syf.
·1 günde
Pekala toplanalım size Schopenhauer'un annesiyle yaşadığı o özel ve iddia edilen o hikayeyi anlatayım. Böylece neden bu kitabı yazarken kadınları yerin dibine soktuğunu daha net anlayabilirsiniz.

Johanna Schopenhauer, kendileri Arthur'un annesi ve oldukça bencil, annelik vasfından habersiz, eğlenceyle ilgilenip kendi hayatını herkesin hayatından üstün tutan bir kadın.

Schopenhauer, babası öldükten sonra annesi ile yaşarken, annesinin durmadan ilişki yaşamasından çok rahatsız olur. Daha sonra ise yakın arkadaşı olan Goethe'nin de annesinin ilişki yaşadığı bir başka kişi olduğunu öğrendiğinde bu durumu kaldıramayıp Goethe'ye annesinden ayrılmasını söyleyerek onu dostluklarını bitirmeyle tehdit eder.

Goethe için Schopenhauer çok değerli bir dosttur ve dostu kaybetmemek için Johanna ile ilişkisini kesip hayatlarından uzaklaşır. Bu duruma oğlunun sebep olduğunu öğrenen Johanna bir gece eve geç saatte gelen Arthur'la bu konu üzerinden şiddetli bir kavgaya tutuşur.

Kavganın sonunda oğlunu merdivenlerden aşağı iterek;
''Seni hayatımda istemiyorum, ilişkilerime karışamazsın, bu evden tek bir ünlü çıkacak o da ben olacağım, bunu kabullen ve gidip baba mesleğini sürdür. Boşa yazı yazmayı bırak, önümde oluşturduğun varlığınla engel olmaktan vazgeç.'' Der.

Bunun üzerine Arthur karşısındaki kadının gözlerine bakar, merdivenlerden ittiği için canı acımış ve gözleri dolmuştur, karşısındaki kadının anneliğini binlerce kez sorguladığını herkes tahmin edebilir. Hafifçe ayağa kalkarak Johanna'nın gözlerine bakarak şu can alıcı sözleri söyler;

''Senin annem oluşundan iğreniyorum, nasıl bir anne çocuğu yerine kendi ününü seçer. Ve inan bana bir gün bu evden bir ünlü çıkacak ama o ben olacağım. Sana yemin ederim ki senin o değersiz adın sırf benim annem olduğun için anılacak.''

Bu sözlerden sonra evi terk eder. Johanna o dönemlerde yazarlık yapmaktadır. Bu nedenle edebi çevrelere girmeye çalışan bir kadındır. Schopenhauer'un kadınlarla olan ilişkisinde annesinin çok büyük bir darbesi vardır.

Şimdi kitaba gelecek olursak, kitap aşırı eril bir dille kadın ve erkek ilişkisine değinmiş. Bunun sebebi sanırım okuyan ve okuyacak olanlar için artık daha açıktır. Lakin burada enteresan olan aşktır. Aşk söz konusu olduğunda aklın pek önemli olmamasından dem vururken bundan dolayı ona bir istisna çizmiş olmasıdır.

Kitap genel manada geleneksel 'türün devamı' konusunun ilerisine pek geçemediği gibi aynı zamanda Schopenhauer'un en kötü eseridir benim gözümde. Yine de okunması gerektiğini düşünüyorum. Zira bir filozofun yaşamının kendi felsefesini nasıl etkilediğine güzel bir örnek olacaktır.

Herkese keyifli okumalar dilerim.. :)

Not 1: Konuşmalardaki dramatiklik şahsıma aittir, fakat olayın bu tarz gerçekleştiği bilinmektedir.

Not 2: Ve gerçekten de Arthur'un adı sayesinde Johanna biliniyor.
90 syf.
Önsözde, Schopenhauer ile birlikte 19. yy'da felsefenin bir dönüşüm yaşadığından bahsedilmiştir: Felsefede genel olarak insanın düşüncesi yani zihni üzerine bina olunma, Schopenhauer ile birlikte beden üzerine bina olunmaya doğru kayma göstermiş. Schopenhauer'a göre hayatın temelinde 'irade' bulunur. Bu irade'nin temeli ise istemedir. İstemenin odak noktası ise türün ve hayatın devamıdır. Beden ise irade'nin barınağı veya kullandığı bir nesnedir. Yani, irade kendini beden aracılığıyla nesneleştiriyor. Bununla birlikte irade kendini; dürtü, içgüdü, yaşam vesaire olarak gösteriyor ve bunlar insanın üzerinde etki de bırakıyor.

Aslında kitabın sonunda Schopenhauer'un bir cümlesi tüm kitabın özeti olarak görülebilir. Nitekim "kitabın özeti" başlığıyla bu sözü alıntılamıştım. (Dışarıda yazdığım için birebir alıntılayarak yazamiyorum) Özetle, irade veya hayat devam etmek ister; onun ahlak gibi bir derdi veya koşulu veya kendini bağlayıcı bir sınırı, etkeni söz konusu değildir; bilakis çoğu kez ahlakla zıt yönelimler gösterir. Çünkü ahlak denilen olgular bütünü, insanın kendisine sınır koyarak toplumun düzenini sağlamaya yöneliktir. Sınır koyulan başat unsur ise insanın içgüdüleridir. İçgüdülerden de en önde gelen bu konuda, cinsel içgüdülerdir. Şöyle ki, bir insanın gün içinde içinden geçen bu güdüleri bir kenara yazılmış olsa sanırım bu insandan soğuruz ama aynı zamanda benzer güdüleri, kendimizin de gün içinde veya başka bir anda duyduğumuzu da 'sessizce' onaylarız. Özetle, hiçbir insan masum değildir. Nitekim masumiyet kavramı da ahlakın içinde insanın önüne koyulan bir ideadır. Bununla birlikte şunu da belirtmemiz gerekiyor: ahlak denilince pek çoğumuzun zihninde, nerede, ne zaman ve kim olursa olsun kabul gören nesnel ölçütler belirir. Lakin ahlak gerçekten bu kıstasları mutlak surette içinde barındıran bir nesnelliğe sahip midir? Yoksa Nietzsche'nin dediği gibi "ahlaki olay yoktur, olayların ahlaksal yorumu mu söz konusudur"? Bence ikincisi geçerli gibi gözüküyor. Yani nesnel bir ahlak pek mantıklı ve tutarlı gözükmüyor. Olsa olsa birtakım ahlaksal yorumların süreç içinde yine belli zamanlarda nesnellik kazanıyor 'oluşu' söz konusu olabilir.

Beklenileceği üzere Schopenhauer, genel kabul gören romantik aşk olgusunu kabul etmeyerek, bunun iradenin kadın ve erkeğin birbirlerini bir araya getirerek üremeyi etkinleştirmeleri için bir araç olarak görmektedir. Kadın ve erkek, karşı cinsinde bu sayede belli özellikler tespit ederek, en iyi yeni nesli meydana getirmek istemektedirler. Yani aşkın temelinde cinsel güdüler, cinsel güdülerin temelinde de türün olabildiğince sağlıklı devamı bulunur. Belgesellerde sıklıkla gördüğümüz bir olay olan, çiftlerin birbirlerinin cinsel uzuvlarını koklamalari ve benzeri kontrol etmeleri, birtakım kuşların karşı cinsini etkilemek için danslar yapmaları, cesaret gösterisinde bulunmaları, süslü kanatlara sahip olmaları ve bunları ortaya çıkarmaları buna örnek gösterilebilir. İnsan özelinde ise Schopenhauer, erkeklerin kadınların göğüslerinin dolgunluğuna karşı veya bir noktaya kadar bellerinin dolgunluğuna veya kilolarina dikkat etmelerini, kadınların erkeklerde daha çok cesaretlerine, fiziki veya mental olarak güçlü olmalarına dikkat etmelerini örnek olarak veriyor. Kitaptan yapılan alıntılardan en çok tepki çeken örnek veya Schopenhauer'un çıkarıminda da benzer bir anlayış söz konusu denilebilir: iradenin insanda içgüdü olarak tezahür etmesinin sonuçları kapsamında erkek, bir kadına karşı doyuma ulaştığında ona duyduğu istek azalır ve başka kadınlara sahip olma eğilimi gösterir. Yani degisiklik arzusu güçlenir. Kadında ise doyumla birlikte değişikliğin aksine sahip olduğu erkeğe bağlanma ve duyulan aşk artar. Schopenhauer buna verdiği örnekte kendince oldukça biyolojik bir bakış ve teknik olarak 'ruhsuz' davranarak, bir erkeğin yıl içinde birçok kadına ilişkiye girerek yüz çocuk meydana getirebilme olanağına sahipken, bir kadının bir yılda sadece bir çocuk meydana getirebilme olanağına sahip olduğunu ve bunlardan dolayi erkeğin aşkta sadakat eğilimin yapay, kadınınkinin ise daha doğal olduğunu ve bunlardan dolayi erkeğin aldatma fiilinin daha bağışlanabilir ve kadininkinin ise daha az bağışlanabilir olduğunu söylüyor. Erkek iradenin isteği olan üremeyi birçok kadından sağlama potansiyelinden dolayi daha çevreye dönük ve daha çok sayıda kadına yonelmekte olduğunu, kadininsa mevcut çocuğun babasına karşı ve başka çocuklarının mevcut adayı olacak kişiye daha çok bağlandığıni söylüyor. Bu noktada, Schopenhauer mantığında yaklaşırsak, bir kadınin doğuma kadar bağlanma veya sadakatinin yüksek oluşu temellenebiliyorsa da doğumdan sonra aynı erkeğe sadakatinin sürekliliğinin temellendiği söylenemez. Çünkü kadın da o halde doğumdan sonra bir başka erkekten yeni çocuk üretimini sağlamaya yonelebilir yani değişiklik eğilimi gösterebilir. O halde belirleyici etken salt üreme olamaz. Yani üremeye ek olarak başka birtakım etkenler devreye giriyor olmalıdır. Bu etken, toplumsal düzen olarak rahatlıkla düşünülebilir. Çünkü eğer irade türün sayıca ve nitelik olarak artmasını sağlama eğilimindeyse, erkek veya kadının farklı farklı kisilere yönelerek yeni çocuklar meydana getirmesinin her açıdan kaosa neden olacağını da hesaba katmalidir. Yine bir -meli/malı ama makul bir -meli/malı… Ayrıca ihanetin bağışlanabilir olmasında biyolojik olarak ölçüt Schopenhauer açısından bakıldığında yukaridaki olgu açıklanabilir
gibi gözükse de ama yine kaos olgusuna ters düşmektedir. Çünkü belki sayı olarak fazla sayıda çocuk üretimi sağlanabilir ama kaos içinde bu çocukların nitelikli ve sağlıklı olarak gelişimleri sağlanamaz, bunlar büyüyünce gelecek nesilleri üretirken sağlıklı ve nitelikli bir üretim ortaya koyamazlar. Benim nezdimde ise ihanet, bir ilişkide kim yaparsa yapsın affedilemezdir. Ama gözlemlediğim kadariyla çevremde, ihaneti en çok affetmeye meyilli olanlar kadınlardır. Pek çok kez çevremde aldatilan kadın arkadaşlarım oldu, hatta benden bu konuda tavsiye isteyenler oldu ve ben kesin suretle ayrılmalarini tavsiye ettim ama aradan kısa süre geçince arkadaşımın kendisini aldatan erkeğe 'bir şans' daha verdiğini gördüm. Bir şans daha vermek bu konuda, yeniden aldatilmayi kabullenmektir, kimse kusura bakmasın. Bununla birlikte benim gözlemim oldukça dar bir çevreyi kapsadığı için bunlardan edindiğim düşüncelerin veya gördüğüm sonuçların nesnel bir bağlayıcılığı da oldukça düşüktür. Öte yandan Schopenhauer'un verdiği yukarıdaki örnekle ilişkili olabilecek şu örneği verebilirim: genelde yine çevremde veya bizatihi gözlemlediğim bir olgu, cinsel birlikteliğin bitiminde kadın ve erkeğin göstediği anlık reaksiyon veya davranışlar dikkat çekicidir. Erkek cinsel birliktelikte doyuma ulaşınca yani orgazm olduğunda, anlık olarak kendini geri çeker ve kadından uzaklaşmaya meyleder. Örneğin: orgazm olur ve yatakta hemen hafifçe kadından kendini çeker yana yatar ve uzaklaşır, veya kalkar bir sigara yakar vesaire. Kadın ise bilakis daha çok erkeğe yaklaşır, cinsel doyumun ertesinde bir bağlılığın devamını ister. Tabi, bu noktada kadının genelde erkek kadar çabuk orgazm olamaması ve genelde erkeklerin cinsel ilişkide bencillik yaparak salt kendi orgazmlarina odaklanarak kadının orgazm olmasını göz ardı etmeleri de başat bir aktördür. Ama benzer davranışları, orgazm olan kadınlar da sergiler genelde yani cinsel birlikteliğin hemen ertesinde erkekle kurulan kontaktın devamını arzular ve çabalar. Bununla birlikte cinsel birlikteliğin hemen ertesi anlarda erkeklerin soğuma, bıkkınlık hatta tiksinti duyabilmeleri söz konusu olabiliyor. Schopenhauer herhalde bu konuda, işi biten irade'nin yansımaları olarak yorum yapardı. Ya da irade'nin erkeğe gösterdiği büyü bozuldu ta ki cinsel güdünün tekrar etkinleşmesine dek. Tabi, yine bunların nesnel bağlayıcılığı aynı nedenden dolayi düşüktür. Ayrıca kadın doğasını ben mutlak surette bilemem, hatta büyük ölçüde bilemem.

Kitabın son bölümünde genelde gözden kaçan ve Schopenhauer'un asıl tepki çekmesi gereken bir husus vardır: homoseksüelliğe karşı kullandığı nahos ifadeler. Tabi bunda kendisinin felsefesinin doğal sonucudur bu da. Homoseksüelliği ve oğlancılığı, özellikle yaşı çocuk üretimi konusunda gücün azaldığı noktada olan kişilerin, cinsel güdülerini boşaltım noktası olarak görüyor. İrade, bu insanları homoseksüelliğe ve oğlancılığa yönlendirerek, bu kişileri doğurganlığı yüksek olan insanlardan uzaklaştırıyor.

Son olarak, her filozof veya insanın fikirlerinin oluşumunda geçirdikleri çocukluk dönemi, ergenlik dönemi ve genel hayatlarında yaşanılanlar ve yaşadıkları dönemin veya çağın etkileri yadsınamaz. Haliyle her filozof veya insanın her konuda çağı aşabilmesi beklenilemez.

İyi okumalar.
65 syf.
·Beğendi·10/10
Zehraca'nın sitede paylaştığı sömürülesi e-kitap arşivini karıştırırken tam da '' oooo bu nedir arkadaş ne çok siyasi kitap varmış, yememiş içmemiş kitap yazmış bu Marksçı Leninci Engelsçiler '' derkene :) aralardan Didem Madak'ı ve birkaç kitabını alıp da daha okuyamadığım Schopenhauer'ı da görünce bi bakayım dedim.. önce pdf yi hızlıca gözlerimle bi taradım , eğer sakıncalı içerik varsa hemen X e basıp pdf yi kapatacaktım çünkü kitabın adı malum :) şu ramazan ramazan günaha girmeye lüzum yok Şimal dedim kendi kendime :) millet meal okurken Kur'an okurken hiç yakışmaz falan filan derken bi de baktım ki hoop okuyuvermişim bile 65 sayfayı..
Gönül rahatlığıyla okuyun sevgili bekar-evli, erkek-kadın kardeşlerim arkadaşlarım :) nitekim belki de en anlam veremediğiniz davranışların altında gizli çok değişik bilgiler öğreneceksiniz.. İnsan Türü açısından fiziksel aşkı anlatmış çünkü Sc............( yazmak hem zor hem de uzun bea :) ) gerçi Sc diyince hikaye yazma etkinliğinde yazdığımız bilim kurgu hikayesindeki Satürn Canlısını anlamayın haa :))
İnsan cinsi yani Cins el.. Cins le alakalı bu kelime neden böyle pornografik bir çağrışım yapıyor o da ayrı bi soru ya gerçi ben yine de fiziksel diyim de rahat ediim :)

Evet Fiziksel Aşk kavramı yani iki insan cinsi arasındaki fiziksel çekim kuvveti diğer tabirle yüksek voltaj elektrik :) ve bunun türlerin devamı açısından tutku ve aşka dönüşmesini o kadar güzel anlatmış ki evlenmek ve çocuk sahibi olmak dürtüsünün ana sebebi olduğu bi erkek bi kadını nasıl seçer, bi kadın bi erkeği nasıl seçer, evlenince aşk neden biter, bedensel özelliklerin bu seçimlerde etkileri neler neler hepsi var.. hatta tür devam ettirme dürtüsü (tutkulu aşk diyor buna ) ile bireysel çıkarların ön plana çıktığı evlilikler de karşılaştırılmış.. ve hatta hatta demiş ki çok enteresan ''tutkulu aşkla başlayan ilişkiler bitmeye mahkum'' , devam edebilenler bireysel çıkarlarla kararların verildiği yani tür devamı değil de bireysel mutluluk için yapılan evlilikler yani bu tarz evlilikler daha uzun sürer demiş.. buna ebeveynlerin yardımı ile eş seçenleri de katmış.. bildiğin görücü usulü ile ana baba rızasıyla yapılan evlilikler yani :) Sc...... bunu dediyse hiiç kimse de demesin yıl olmuş 2018 diye... şahsen ben de görücü usulüne bu kadar felsefik ve inandırıcı bir cevabı almaktan gayet şaşkınım :) ''Al kızım rahat edersin'' diye kaç kişi duymuştur dimi annesinden :) ya da ''oğlum bu kız sana yaramaz bak yol yakınken dön'' lafını babalardan duyanlar..ben ki Arabi den Aşk risalesini okumuş biriyim.. bu anlamda şimdi de Sc...... den fiziksel yönünü de okumuş oldum çünkü bu kavram da yadsınamaz bir etki, nitekim ruhlar aleminde de yaşamıyoz dimi :)
Sadece diyebilirim ki bedeni aşk yani türlerin devamı adına içimize dercedilmiş o hisler, dürtüler kadın erkek farketmez vuslat ile sona ererken ancak ruhani bir aşk vuslat ile kemale erer.. bu kesin işte..

velhasıl okuyun arkadaşlar.. dediğim gibi evliler ve bekarlar... çok istifade edilecek bilgiler var.. bu ramazan günü dileğim de türler devam edecek illaki çünkü aşk onlara da var insan hayvan bitki her türe .. insanız ve şunun şurasında çok da yaşamıyoruz dimi dünyada .. o yüzden illaki hakiki aşk diyorum.. okuyan herkesin de buna ermesini ve Rabbimin bunu bize nasip etmesini lütfetmesini diliyorum...
Acıma, vicdanın inkâr edilmez bir özelliğidir. Acımanın, vicdanla doğrudan doğruya ilintili olduğunu ve onun özünden geldiğini söyleyebiliriz. Bu duygu, doğanın, dolaysız, kendiliğinden ve yabancılaştırılamaz bir ürünüdür. Her yerde ve her zaman görülür. Acımayı duymayan kimse, insanlığın dışındadır. Hatta, insanlık sözcüğü bile, acıma sözcüğüyle eş anlamlı olarak kullanılır.
Arthur Schopenhauer
Sayfa 78 - Yapı Kredi Yayınları
Erkeğin aşkı, tatmin olduğu andan itibaren gözle görülür bir şekilde azalma eğilimine girer; neredeyse bütün kadınlar, ona, zaten sahip olduğu kadından daha çekici gelecektir, değişikliğe özlem duymaktadır. Öte yandan, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Türün devamlılığını ve olabildiğince büyük bir artışı hedeflemiş olan doğanın güttüğü amacın bir sonucudur bu.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Aşkın Metafiziği
Baskı tarihi:
Şubat 2018
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053142706
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Über die Weiber
Çeviri:
Veysel Atayman
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Bu denemesinde Schopenhauer, insanların aşk ya da soyları uğruna yaşamlarını çoğu zaman feda etmeleri nedeniyle, aşkın insan doğasındaki en güçlü itki olduğunu, hatta kendini koruma itkisinden bile daha güçlü olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Aşk sadece en güçlü değil, aynı zamanda en yaygın itkidir, eylemlerimizin çoğunu harekete geçirmede kararlı fakat bilinçaltına dayalı bir rol oynamaktadır. Gelgelelim Schopenhauer, itkiler arasında en güçlü ve yaygın bu itkinin gizli ve irrasyonel olduğunu, karşı koymada güçsüz kaldığımız sonsuz acıların kaynağı olduğunu iddia eder. Bizim için yıkıcı olsalar bile, tatmin edilmeleri kısa süreli ve anlık olsa bile onlara teslim oluruz. Aşkın bize hazların en muazzamını getireceğini düşünürüz; fakat gerçekleri görmeye başlamaktan ve hayal kırıklığının oluşmasından ziyade, bizi sevkettiği şeyleri en kısa sürede tatmin ederiz. Arzularımız yenilendiğinden ve onlara karşı koyamadığımızdan dolayı, herhangi bir ders çıkartmak yerine aptallığımızı sürdürürüz. Aşk arayışının peşindeki failler olsak da, bizi kendi amaçları için kontrol eden ve kullanan daha yüksek güçlerin gerçekte yalnızca araçlarıyız. Aşk için üremeden başka hiçbir amaç yoktur ve üreme için de türün hayatta kalmasından başka hiçbir amaç yoktur. Yaşama iradesi, ona hizmet eden bireylerin mutluluğunu azıcık bile umursamaz. Her birey tür uğruna ürer ve üreme görevini yerine getirdikten sonra ıskartaya çıkarılır ve ölüme teslim edilir.

Epikuros ve Epiktetos gibi Schopenhauer de, servet ve şöhreti ne kadar çok elde edersek onları o kadar çok isteyeceğimizi ileri sürer; fakat ne kadar çok istersek de elde edilmeleri o kadar güçtür, dolayısıyla sürekli olarak memnuniyetsiz, tatminsiz kalırız. Günümüzün büyük bir kısmında ihtiyaçlarımızı tatmin etmek, can sıkıntısından kurtulmak için mücadele halindeyiz, ya da hareketsiz cinsel dürtülerle mücadele ediyoruz, sadece yarınki çabalarımızı tekrarlamaya mahkûm olduğumuzu gördüğümüz için. Biliyoruz ki bizler bir işkence döngüsüne hapsolmuşuz; imkânsız olmasa da, kurtulmanın zor olduğunu keşfederiz, çünkü tam da bizi kapana sıkıştıran şeylere arzu duyarız. Schopenhauer’in belirttiği gibi, sanki “İksion’un dönen tekerleği üzerine yatmışız… ve Danaosların eleğinden su çekiyoruz.” Evet, aslında cehennemin daha iyi bir tarifi olamazdı. Frederick C. Beiser

Kitabı okuyanlar 5,7bin okur

  • kitap dünyası
  • Tuğba Erdem
  • Efe Karay Çelikoğlu
  • Diren Deniz
  • Eda Küçültay
  • aşkın boy
  • Serkan Şimşir
  • Aysunus
  • yeşim yıldız
  • Yaren Özgül

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%4.7
13-17 Yaş
%0.4
18-24 Yaş
%30.4
25-34 Yaş
%39.1
35-44 Yaş
%18.5
45-54 Yaş
%4.3
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%49.6
Erkek
%50.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%7.6 (110)
9
%5.6 (81)
8
%8.8 (128)
7
%6.9 (100)
6
%3.4 (49)
5
%1.8 (26)
4
%0.9 (13)
3
%0.8 (12)
2
%0.7 (10)
1
%1.2 (18)

Kitabın sıralamaları