*O günden sonra çocuk olduğumu unuttum.
Çocuk olmak demek, birinin seni çağırması demekti. Benim adımı kimse çağırmıyordu.
Yollarda yürürken insanların pencerelerinin önünden geçerdim. İçeride sıcak vardı, ışık vardı, kahkaha vardı. Ben ise dışarıdaydım.
Ama dışarıda olmak, yalnız olmak demek değildi. Yalnızlık, kimsenin seni görmemesiydi.
Aç kaldım. Üşüdüm. Bazen korktum.
Fakat her sabah uyandığımda hâlâ yürüyebildiğimi fark ettim. Demek ki henüz bitmemiştim.
Hayat bana hiçbir şey vaat etmedi. Ben de ondan fazlasını istemedim.
Sadece bir gün, bir yere ait olmayı hayal ettim.
Ve bu hayal, beni ayakta tuttu.*
— “Yoruldun mu?” diye sordu Vitalis.
Bir an düşündüm. Yorulmuştum, evet. Ama bunu söylemenin bir faydası yoktu.
— “Yoruldum,” dedim, “ama durmak istemiyorum.”
Vitalis yürümeyi bıraktı, bana baktı.
— “İyi,” dedi. “Çünkü hayatta çoğu zaman durmak istemezsin ama durursan geride kalırsın.”
— “Peki hep yürümek zorunda mıyım?”
— “Hayır,” dedi. “Ama kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenene kadar evet.”
Soğuk iliklerime işliyordu. Ellerimi cebime soktum.
— “Ya kimse beni istemezse?” diye sordum.
Vitalis cevap vermeden önce biraz sustu.
— “O zaman,” dedi, “sen kendini istemeyi öğreneceksin.”
Bu sözleri o gün tam anlayamadım. Ama yıllar sonra, hayatta en çok bu cümleyi hatırladım