İnsan acının o ağır peçesini kaldırabilirse, mutluluğun yüzü ile karşılaşır...
Yorgunum biraz...
Sanırım yılların taşıdığı yorgunluk en sonunda beni de yakaladı.
Nedense zihnim hep aynı yıllarda dolanıyor.
Hep o aynı yorgun yüzle karşılaştığım yıllar!
Sanki o yılların arasında kalan yıllar, bir ekspresin durmadan geçtiği ara istasyonlar.
Hızlı geçildiği için net olarak hatırlanmayanlar!
Susuyorum...
Bir yargılamanın sonucunu bekliyormuş gibi.
Sanki içimde bir şeyler yıkılmış gibi...
Yıkılan şeylerin yarattığı boşluğu hissediyorum.
O boşlukta beni üzen görüntüler ve cümleler uçuşmakta.
İçimde bir ses bağırıyor, bu boşluğun adı “hayal kırıklığı” diye.
Bu iki kelimeyi duymak beni mutlu etmiyor.
Bence insan acının o ağır peçesini kaldırabilirse, mutluluğun yüzü ile karşılaşır.
Acı dediğimiz şey, kendi susuzluğu ve açlığıyla kavrulan mutluluktan başka bir şey değil ki!
Bağırıyorum ona, sessizce.
Aslında bu bir boşluk değil, kısa süreli bir sessizlik diyorum.
Bu bir mutsuzluk değil, sadece hareketsizlik.
Bu cümlelerimin ardından, içimde yıkıldığını düşündüğüm şeyler sanki yıkılmamış, sadece bir süreliğine durmuş gibi hissediyorum.
Beni neşelendirecek bir şeyler aramaya başlıyorum içimde.
Keyifli bir şeyi görüp, onu yeniden seyredip, dinleyip neşelenirim diye sabırsızlanıyorum.
Neşe, herkes gibi benim de enerji kaynağım. Biliyorum.
Düşünüyorum...
Kendi mutluluğumun hareketlendirici gücü kim?