Michelangelo' dan beri heykeltraşlar eserlerindeki kusurları, çatlakların içine sıcak balmumu sürüp, üstünü taş tozuyla kaplayarak kapatmışlardı. Bu aslında bir hileydi, bu yüzden "balmumsuz" -kelime karşılığı sine cera- heykellerin içtenlikle yapıldıkları düşünülürdü. Bu söz o zamandan sonra yerleşmişti.
Bugün hala mektupları "içtenlikle" diye bitirince "balmumsuz" yazdığımızı ve sözlerimizin gerçek olduğunu söylüyoruz.
Aydınlığı karanlık takip ederdi. Düzeniyse karmaşa... Esas olan, her şeyin yitirildiğiydi. Her şey bozulurdu. Mükemmel biçimde sıralanmış kristal sonunda toz parçacıkları haline gelirdi.
Adam, bulduğu bir azı dişin 50 bin yıl önce yaşamış bir insana ait olduğunu keşfediyor. Merak edip DNA kodları yardımı ile yüzünün neye benzediğini ortaya çıkarıyor.
Sen ne yapıyorsun?
İtalyan mafyasının çaycısı kılığında Tik Tok çekip, aleme şarkılar eşliğinde ayar veriyorsun.
Adam, damarların içinden kablo geçirerek insan beynini Windows 10 işletim sistemli bilgisayara bağlamayı başarıyor.
Sen?
Aynı bilgisayar ile akşama kadar kim ne yemiş, ne giymiş, kim kiminle birlikte olmuş onu araştırıyorsun.
Adam, bir kara deliğin yakından neye benzediğini merak ediyor ve çabalayıp fotoğrafını çekmeyi başarıyor.
Peki sen?
Daha gözündeki çapağı yıkamayı beklemeden, kargalar ilk kahvaltısını etmeden önüne çıkan ilk kadına “Selam tanışalım mı?” yazıyorsun.
Adam, bir mantar türünün bir beyine ihtiyacı olmadan hafızası olduğunu keşfedip bunu Alzheimer tedavisi için kullanabilmenin yolları arıyor.
Ya sen?
Akşama kadar bir beyine sahip olup olmadığını düşündürtecek kadar makyaj videoları izleyip, “çantanda neler var göster n’ooluuur Ece ablaaağ” diye yorum yazıp, üstelik buna da erinmiyorsun.
Yoo, kınamıyorum.
Kızmıyorum da…
Du bakim acıyor muyum, yoo acımamışım da..