İnsan, Allah’a gerçekten kul olmazsa, yani kendi varlığını O’nun kudretine bağlamazsa, kendini bağımsız ve güçlü sanır. Oysa insan, en küçük bir canlı olan mikroptan bile kendini koruyamaz; zelzele, hastalık, tufan gibi binlerce tehlike her an hayatına saldırabilir. Bu yüzden, insan aslında sürekli ölüm korkusu içinde yaşar.
Bu zayıf hâline rağmen, insan yine de dünyayla ve insanlıkla ilgilenir; fakat eğer o, dünyayı ve insanı Hakîm (her işi hikmetle yapan), Alîm (her şeyi bilen), Kadîr (gücü yeten), Rahîm (merhametli) ve Kerîm (cömert) bir Allah’ın tasarrufu altında görmezse; her şeyi “tesadüf” ve “tabiat”a bağlarsa, dünyanın hâlleri —yani felaketleri, kötülükleri, insanların acıları— onu sürekli ızdırap içinde bırakır.
Çünkü böyle biri, dünyadaki depremleri, salgınları, tufanları, kıtlıkları ve ölüm gerçeğini Allah’ın hikmetine bağlamayıp “rastlantı” saydığı için, hem kendisi acı çeker hem de başkalarının acısına dayanamaz.