-Muazzez'i sen mi istiyorsun? dedi.
Ali gene kıpkırmızı olarak önüne baktı. Yusuf yerinden kalkıp Ali'nin omzuna vurdu:
-Bu dünyada karşılıksız hayır işlenmediğini öğrendim de onun için sordum, dedi.
Zaten saklamasa ne yapabilirdi? Kendi dili ile bu insanların dili arasında herhâlde pek büyük farklar olacaktı, onlar Yusuf'un sözlerinden bir şey anlamayacaklar ve o, anlattığı ile kalacaktı. Sonra insan ancak her hususuna akıl erdirebildiği şeyleri söylemeliydi, halbuki
Yusuf birçok şeylerin niçin yapıldığını ve nasıl yapılabildiğini hâlâ anlayamıyor, bunları belki de ömrünün sonuna kadar anlayamayacağını müphem bir şekilde hissediyordu. Onun için bu en azaplı, fırtınalı anında gene, sükûnetini aldı....
Bereket versin, Anadolu'nun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunların en birincisi "rakı" dır. Burada felaketzade memur içer; müflis tüccar içer; fena mahsul çıkaran eşraf içer, senelerden beri aynı köşede bırakıldığı için içerleyen zabit içer ve nihayet karısı ile geçinemeyen kaymakam içer...
-Az şeyler çekmemişsin sen, küçük! dedi. Fakat her şey geçer. Her şey unutulur. Kendini bir felaketin içinde kaybetmenin mânâsi yoktur. İnsan birazcık da kalender olmalıdır!
-Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi! Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var..