"Bir alfabeyi çözmekle başlıyor her şey, onunla birlikte İsmail'in satırlarını okurken ilk kez kendimi bu zaman ışığı yolculukta misafir gibi değil kalıcı hissettim. İğreti değil yerliydim."
"Sen bana kederli günümde Taht-ı Süleyman'ın baharını halı vasfında getirdin. Ben daha önce böyle güzel renkler görmedim."
"Sizin çiçekleriniz, bahçeleriniz, ağaçlarınız çok güzel olmalı. Yoksa bu renkler böyle güzel olmaz, onları dokuyan da böyle güzel bir bahçe hayal edemezdi."
"Hem bu kadar ince ve bu kadar düğüm; onları dokuyan kör olmaz mı?"
"Şu Piruz, asıl hayal sularının kendi içinde aktığını bir bilseydi. Aşk olunca en çok da ölüm hükmünü kaybediyor ve insan kendisini ölümsüz zannediyordu. Bu ölümsüzlük vehminin verdiği geniş cesaretle, gözleri bir noktaya dikilmiş:
"Kör değiller ama insanı kör edebilirler" dedi.
"Aşk bir yandan anlatmak ihtiyacındaydı ama diğer yandan kıskançtı. Üstelik sirayet etmesi kaçınılmazdı."
"Neden böyle yapıyorsunuz? Neden siz de ölülerinizi toprağa gömmüyorsunuz?"
"Doğayı kirletmemek içindedir Piruz. " Biz havanın, suyun, toprağın ve ateşin saflığına inanırız. Bu dört unsur temiz olduğuna göre doğa temizdir. Oysa çürüyen bir insanın bedeni tabiatı kirletir. Onun için ölülerimizi toprağa gömmeyiz biz, ateşte yakmayız, suya atmayız, açıkta kendi haline bırakmayız."
"Bizde" dedi, "Ölmüş bile olsa sevdiklerimizin bedeni azizdir. Insanın topraktan yaratıldığına, bu yüzden de toprağa karışması gerektiğini inandığımız için de onu toprağa gönül huzuruyla veririz."
"Biliyorum" dedi Piruz, "Ama fark eden bir şey yok aslında. Her iki durumda da geriye bir iskelet kalıyor."