Hani bir gece vakti daha henüz doğmadan güneş ve sen tam ayılmadan uykundan işittiği o ezan sesiyle irkilince bedenin, hani gönlün kalkmak için direnince sana ''Dur'', ''Biraz daha'' diyen... Ve mesela yolda gördüğün bir garibe cebinde her ne varsa vermek isterken vicdanın; ''Olmaz! Ya verirsen sen ne edeceksin? '' diye durduran ellerini ve edeple yürürken sen ve gözünü bile değdirmezken bir yaban surete başını edildiği o yerden kaldırmanı söyleyen... Sonra bir anlık mağlup ettiğinde beni, bedenini kıbleye çevirdiğinde ve ellerini bağladığında önünde aklına dünyad he ne varsa alıp da getiren... Sonra senden biraz olsa da noksan olana baktığında aklına kibri düşüren, tevazuu ellerinde yitiren, nefreti verip de şefkatini götüren... Sonra bu dünyad olma maksadını unutturan sana, ölümü unutturan, kulluğu unutturan, hakkı, hakikati, adaleti unutturan. Bir günaha meylettiren seni ve sonra tam vazgeçecekken sen ''Bu kadarcıktan ne olur ki?'' diye tutturan. Her günah işlediğinden ötelerden seyreden seni... Eline Kitab'ı aldığında gözlerine uykuyu getiren, geceleri yatağa yattığında vicdanının sesini dindiren, gözlerine yaşlar yerine tebessümü indiren, hayrı işlemek varken şerri sana sevdiren, ben...
Günahlarının ağırlığını çekiyor musun omuzlarında? Lakin yine o ağırlıkla da olsa aynı günahı işliyor musun? ''Dur'' diyebiliyor musun kendine? Diyemiyorsun. Her hatana pişman olup ve tövbe edip bir yeni günaha hazırlıyorsun kendini. Yeni bir günah için eskisine tövbe ediyorsun. Tövbelerin de sahte senin, pişmanlığını da yalan. Lakin şaşırıyorum ben sana; halen dahi nasıl gülüyorsun? Ve sen bütün bunların bi şahidi yok sanıyorsun. Ne gaflet! Zira var olduğunu bilmiyorsun.