"Üçgen oyunu canımın içi."
Cevap düşünmeden dilimin ucuna gelmiş olacaktı. Ufaklık , "Ben de oynayabilir miyim?" diyecekti. Dilimin üstünde bir eşekarısı kıçı düşleyecektim.
"Ama bunu büyükler oynar, canımın içi," diyecektim. "Ve üç kişiyle oynanır. Dördüncü katılırsa oyun değişir ve ikili takımlar halinde oynanır. Sonra, ikili'lerden birine, üçüncü biri katılır ve böylece bazıları anlar ki, asıl olan birdir ve bir esastır. Fakat nedense bir'i yarım sayar ve iki yaparak tamamlamaya çalışırlar. İki lanet bir sayıdır, kendine yetmez, hep üçe koşar ve sonra sil baştan."
Ben, "Müzeyyen" filminden ağzı yanmış biri olarak, kuyruğu ele güne karşı dik tutmak zorunda kalmayacağım, mahremiyetime kimsenin ulaşamayacağı bir yere doğru koşturacaktım.
"Niye burada takılıyorsun? Gitsene kızın yanına," sesi çıktı bir yerimden. Fena fikir değildi. Ona nefes alışını duyacak kadar yaklaşmak, yüzüne bakmak, konuşurken burun kanatlarının hareketlerini, gülümserken dudak kenarlarında oluşan kıvrımları görmek, bir daha görmek ve belki...