Yalnız
Oya’ya şunu söylediğimi hatırlıyorum, ki Asım doğmadan da
söylemiştim, o zaman da tekrar ettim: “Bak bu çocuk doğa-
cak, bu çocuk kendi başına adam olacak, sen bu çocuğu etki-
leyemezsin. Etkileme ümidindeysen, derhal bu ümitten vaz-
geç. Çünkü bedbaht olursun. Nasıl arkadaşına, dostuna, ta-
nımadığın bir kişiye kendi fikirlerini beyan edersin, onu alıp
almamak karşındakinin sorumluluğundadır, çocuk da aynı-
dır. Tçk farkı seninle temasının daha çok ve daha yakın ol-
ması. Dolayısıyla, sen adam gibi bir hayat yaşıyorsan, çocuk
bunu beğenir veya beğenmez, bu onun bileceği iş. Hiçbir za-
man karışamazsın. Karışmamak da en akıllıcası.”
bir keşif yapabilmek için bir hipotez or-
ı.ıy.ı atmak lazım. Bunu test etmek lazım. Ama bu hipotezi na-
Mİ ortaya atacaksın? Aklına bir şeyin gelmesi lazım. Tabii bu-
nun çeşitli önşartları olduğu da söyleniyor. Mesela deniliyor ki,şans hazırlıklı akılları tercih eder. Eğer çok şey biliyorsan, bir
sürü ilişkiyi başkalarından daha iyi görebilirsin. Dolayısıyla bir
şeyler keşfedebilirsin. Başkalarının göremediği ilişkileri görebi-
lirsin, gibi şeyler. Ama şart değil. Ben çok allame adam bilirim,
bir sürü şey bilir, hiçbirisini birbirine bağlayamaz. Yani aptalın
birisidir. Kafada depolamıştır. O içinde depolandığı kutuların
kapakları bir türlü açılmaz.
Adamcağızın kafasında bir sürü bilgi var ama bilgiyi kullana-
mıyor. Anlatabiliyor muyum? Bir sürü şey öğrenmiş, fakat o
öğrendikleri, öğrendiği gibi duruyor kafasında. Özümseyip
ondan bir şey yaratmamış. Aradaki ilişkileri kuramamış. Boş-
lukları kapatamamış. Şimdi burada bilim ile sanat birbirine
çok benziyor. Hatta aynı neredeyse.
1 9 8 2 ’de ilk kitabım çıkmıştı. Asistanlığı bitme-
den, Celâl Şengör’ün 54 tane yayımlanmış makalesi, iki tane
de kitabı vardı. Bu arada, 1984’te bir gün eve gideceğim,
okuldan çıktım, İTÜ’nün kapıcısı, “Hocam size telgraf var”
dedi. “Hayırdır” dedim. Çünkü telgraf sık kullanılan bir şey
değildir. Aldım telgrafı açtım. Londra Jeoloji Cemiyeti’nden
geliyor ve benim o yılın President’s Award’ı, yani Başkanlık
Ödülü’nü kazandığımı bildiriyor. Bu ödül son derece önem-
liydi, çünkü diğer bütün ödüller Konsey’de tartışılıp oylanı-
yor, başkan tarafından da değerlendiriliyordu. Sadece Presi-
dent’s Award bizzat başkan tarafından takdir ediliyordu.sadece başkanın kendi kararıyla verilir. Tabii hemen
telefon ettik Londra’ya, neyin nesidir diye. Dediler ki, “Bu 30
yaşın altındaki araştırmacılar için ihdas edilmiş bir ödül. Bu
sene başkan sizi seçti, her sene iki kişiye veriliyor, siz bu iki
kişiden birisiniz ve ilk yabancısınız. İlk defa İngiliz olmayan
birisine veriliyor.”
— İnsanın boşuna gider herhalde böyle bir şey...
— Gitmez mi, hem de çok hoşuma gitti.
Bu arada Fransa’da çok eğlendim. O iki ay
içerisinde, Olivier’nin evinde çok kaldım. Yine bir gün onunla
oturuyoruz, Kari Popper’den bahsettik. Olivier, “Sen Popper’i
nereden tanıyorsun?” dedi. “Ne demek, herkesin bildiği biri”
dedim ben de. “Hayır, Fransa’da bile çok az kişi bilir” dedi.
Meğer Popper, Olivier’nin babasının iyi dostuymuş.Olivier’nın babası 1964 Nobel ödülü sahibi biyolog Jac-
ques Monod. Ben onun oğluyla ahbabım. Olivier yatağının
altından bir kutu çıkardı. Siyah bir kutu. Babası ile Popper’in
mektuplarıydı. Yatağın altında duruyordu. Fransa gibi bir
yerde olmanın ne anlama geldiği o zaman birdenbire kafana
dank ediyor. Uygar bir ülkede olmak böyle bir şey demek iş-
te. Bir kültür atmosferinin içinde nefes alıp veriyorsun. Ama
Türkiye fakirhane. Türkler ellerindeki nimeti de yok ederek
fakirleşmişler iyice. Mesela İstanbul’un büyük kültüründen
bahsettim sana. Sen de bana, “Bugün İstanbul’da yaşayan
adamlara bakın” dedin. Evet, farkında bile değiller nerede
yaşadıklarının. Birbirleriyle karışmayan iki sıvı gibi İstanbul
ve onun içinde yaşayan nüfus.