Yazma konusunda bir rutininiz oldu mu hiç?
Hayır, olmadı. Aziz ağabey bana şöyle bir şey söylemişti "Sen daktilonun başına otur, o zaman esin perisi mutlaka gelir, yazmayacaksan da otur" bunu denedim ve doğru olduğunu görünce de uygulamaya devam ettim, gerçekten öyle oluyor. Daktilonun tuşları seni çağırıyor, bir fikir mutlaka geliyor aklına. Zaten varolan şeyleri de tuşlara dökünce yazı çıkıyor.
Yurt dışı ödülleri bulunan büyük bir karikatürist vardı, Semih Balcıoğlu. "Türkiye'de önemsenmek istiyorsan yurt dışından Türkiye'ye gireceksin derdi. Evvale ordan uluslararası bir ödül alacaksın, bu ödüller sana onur getirecek sonrasında artık Türkiyede sırtın yere gelmez" derdi.
"Aynı sey değil resim. Seramik bambaşka. Toprağın serinliğini, sıcaklığını avuçlarında duyumsamanın fırın önüne dikilip içindeki parçanın ne şekilde çıkacağını sabırsızlıkla beklemenin o heycanı varya, o duyguyu hiç bir şeye değişmem. Bir beklentidir seramik çünkü fırından yapıtın nasıl çıkacağından hiç bir zaman emin olamazsınız. Bir anlık elektrik kesilmesi, 2 derecelik ısı farkı çok şey değiştirebilir. istediğiniz tonu ya da kıvamı kaybedebilirsiniz. Pişerken içeride ne olmuşsa birde bakarsınız üzerinde bir leke oluşmuş."
Yine çılgın bir tempo ile çalışmaya başlamıştı. Ha babam bir şeyler üretiyordu. Bi taraftanda yaptıklarından memnun değildi. Bir tarz edilmeliyim, bir şeyden başlamalıyım diyordu kendi kendine. Mutlaka bir şeyden başlamalıyım. Ama nerden? Eski kumaş desenlerinden başlamaya karar verdi. Eski Osmanlı kumaşlarının desenlerini ve hat yazılarını stilize edip seramiğe uygulayabilirdi. Yeni bir şevkle çalışmaya başladı. Bu arada bir stiloyu, bir blok kağıdı çantasından eksik etmiyor nerde hoşuna giden bir şey görse hemen çizmeye başlıyordu. Fahrunisa ona "çini mürekkebi ya da stiloyla çabucak çizmeyi öğren" demişti. (...) Çizdiği desenlerin bir kısmını -mesela ağaçları- seramik karoların üzerine uygulamaya başladı.
Sonbaharda Fahrunisa Paris'e geldi. Onu tanıdığı ünlü sanatçılara ve galeri sahiplerine tanıştırdı. Birde aklını fena halde karıştıracak bir soru sordu. Yığınla yapıt üretmişsin, neden bunları sergilemiyorsun? Bu soru kafasında bir çığlığa dönüşmeye başladı. Ve önlenemez bir istek haline geldi.