İnsan kalabalık bir şehirde yaşar gibi yaşar içinde bazı zamanlar. Aynı sokakta hem kahkahalar yankılanır havaya hem de ışıkları yanmayan, bacaları tütmeyen evler vardır.
Benliğimizle beslenen bu zıtlıklar, çoğu zaman kalbimizi yorar; ama belki de tam olarak bizi biz yapar. Kırıldıkça kırılmak kırıldığı yerden tekrar tekrar devam ediyor olmak. Çünkü insan yalnızca mutlu anların toplamından ibaret değildir; kırıldıklarıyla, vazgeçtikleriyle, yine de devam edebilmeyi seçtiği yerlerle bütünleşir.
Kalbi ve beyni geceli gündüzlü çatışma halindedir. Bir taraf "Ya olmazsa ?", "Ya yine kırılırsam" derken diğeri de " Bir dene", "Belki de bu sefer" der durur. İşte insan bu iki ses arasında dönüp durur. Ne tamamen karanlığa teslim olur ne de ışığa koşarken gölgelerini geride bırakabilir. İkisi birlikte var olur; biri diğerini anlamlı kılar.
Bazı zamanlar öyle günlere gebe kalır ki insan hayatı, umut sanki çok uzak boş bir kelime gibi durur karşısında alelade. Kendi içine kapanır insan, kalbi ağlar, geçmişin yükü omuzlarına oturur. Her şey yarım kalmış gibidir: Söylenememiş cümleler, tutulamamış sözler, varılamayan yollar... Üzüntü sinsice sirayet eder ruhun dört bir yanına. Ama o sessizliğin içinde bile bir direnç vardır. En derinlerinde. Çünkü insan, en karanlık anında bile tamamen vazgeçmez; sadece dinlenir. Bak Adem'e güzelim cennetten kovuldum diye dünyada yaşamaktan vazgeçti mi hiç?
Ve sonra, hiç beklenmedik bir anda küçük bir şey olur. Bir kelime, bir bakış, bir ışık. Umut bazen büyük hayallerle değil, küçücük anlarla gelir. Bir anda fark edersin ki hala hissediyorsun. Hala etkileniyorsun. Hala bir şeyler seni yaralayabiliyorsa, demek ki içindeki yaşam isteği tükenmemiştir.
İnsan kendi içindeki karanlıktan korkar. Oysa karanlık, ışığın değerini öğretir ona. Gece olmasaydı