Hepmery

Hepmery
@Hepmery
Instagram: Hepmery
Gitmek zorunda kalmak
Evini terk etmek zorunda kalmak… Bazı gidişler bavulla değil, kalple olur. Benim evim dört duvar değildi. Senin omzundu başımı yasladığım. Sesindi karanlıkta yönümü bulduğum. Ellerindi üşüdüğümde içimi ısıtan. İnsan bazen bir insana yerleşir; kapısını çalmadan, anahtarını sormadan… Yerleşir işte. Ben sana öyle yerleştim. Perdelerini araladım sabahlarına, mutfağında kahkaha kaynattım, koridorlarında hayaller gezdirdim. Sonra bir gün anladım ki bazı evler yıkılmaz; ama içinde kalınmaz. Gitmek istemedim. İnsan sevdiği evi terk eder mi? Duvarları çatlamış olsa da, rüzgâr camlardan sızsa da kalmak ister. Çünkü bilir: O evde hatıralar vardır. Duvara asılmış bir gülüş, kapı eşiğinde bekleyen bir özlem, yatağın bir kenarında uyumayı reddeden yarım bir sıcaklık… Ama ev dediğin yer huzur kokmalı. Ben artık her odanda biraz daha eksiliyordum. Sesimi alçaltarak konuşuyor, kalbimi kısarak seviyor, kendimi azaltarak sığıyordum sana. Bir evin içinde misafir gibi yaşamak ne ağır şeymiş. Sevdiğin evde yabancı olmak… Bavulumu toplarken anladım: En zor eşya alışkanlıklarmış. Sabah “günaydın” deyişini katlayıp koyamadım çantama. Gözlerindeki o ilk bakışı sığdıramadım hiçbir cebe. İnsan bir evi terk ederken aslında kendinden parçalar bırakıyor geride. Ben sende en çok kendimi bıraktım. Şimdi gidiyorum. Kapıyı çekerken içimde bir göç var. Sanki yıllardır yaşadığım şehir haritadan siliniyor. Ama kalırsam, duvarların altında kalacağımı biliyorum. Bir evi seviyor olmak, içinde ölebileceğin anlamına gelmemeli. Belki bir gün başka bir sokakta, başka bir kalpte yeni bir kapı aralanır bana. Ama şunu biliyorum: Ben bir evi değil, içindeki yangını terk ediyorum. Ve insan bazen kurtulmak için değil, hayatta kalmak için gider. Evim dediğim… Seni bırakmak, sığınaktan vazgeçmek gibi
Reklam
Gece ve sabah arasında bir yerden
İnsan kalabalık bir şehirde yaşar gibi yaşar içinde bazı zamanlar. Aynı sokakta hem kahkahalar yankılanır havaya hem de ışıkları yanmayan, bacaları tütmeyen evler vardır. Benliğimizle beslenen bu zıtlıklar, çoğu zaman kalbimizi yorar; ama belki de tam olarak bizi biz yapar. Kırıldıkça kırılmak kırıldığı yerden tekrar tekrar devam ediyor olmak. Çünkü insan yalnızca mutlu anların toplamından ibaret değildir; kırıldıklarıyla, vazgeçtikleriyle, yine de devam edebilmeyi seçtiği yerlerle bütünleşir. Kalbi ve beyni geceli gündüzlü çatışma halindedir. Bir taraf "Ya olmazsa ?", "Ya yine kırılırsam" derken diğeri de " Bir dene", "Belki de bu sefer" der durur. İşte insan bu iki ses arasında dönüp durur. Ne tamamen karanlığa teslim olur ne de ışığa koşarken gölgelerini geride bırakabilir. İkisi birlikte var olur; biri diğerini anlamlı kılar. Bazı zamanlar öyle günlere gebe kalır ki insan hayatı, umut sanki çok uzak boş bir kelime gibi durur karşısında alelade. Kendi içine kapanır insan, kalbi ağlar, geçmişin yükü omuzlarına oturur. Her şey yarım kalmış gibidir: Söylenememiş cümleler, tutulamamış sözler, varılamayan yollar... Üzüntü sinsice sirayet eder ruhun dört bir yanına. Ama o sessizliğin içinde bile bir direnç vardır. En derinlerinde. Çünkü insan, en karanlık anında bile tamamen vazgeçmez; sadece dinlenir. Bak Adem'e güzelim cennetten kovuldum diye dünyada yaşamaktan vazgeçti mi hiç? Ve sonra, hiç beklenmedik bir anda küçük bir şey olur. Bir kelime, bir bakış, bir ışık. Umut bazen büyük hayallerle değil, küçücük anlarla gelir. Bir anda fark edersin ki hala hissediyorsun. Hala etkileniyorsun. Hala bir şeyler seni yaralayabiliyorsa, demek ki içindeki yaşam isteği tükenmemiştir. İnsan kendi içindeki karanlıktan korkar. Oysa karanlık, ışığın değerini öğretir ona. Gece olmasaydı
1000k
Bir insan, bir başkasının hayatından zaman çalabilir mi? Meğer çalabiliyormuş. Sessizce, fark ettirmeden, “bir gün düzelir” cümlesinin arkasına saklanarak… Ben seni sevdim. Ama sevmek dediğim şey; beklemekti, anlamaktı, susmaktı. Kendimden vazgeçerken seni tutmaktı. Bana kötü davrandığında bile “yorgun”, “kafası karışık”, “aslında iyi biri” dedim. Kendimi ikna ettim. Seni değil… kendimi. Beni kırdığında gözlerimin içine bakıp görmemeyi seçtin. Anlattım. Defalarca anlattım. Neremin acıdığını, hangi sözünün içimde yankılandığını, hangi sessizliğinin beni biraz daha eksilttiğini… Ama sen duymadın. Duymak istemedin. Çünkü duymak, sorumluluk isterdi. Çünkü duymak, değişmek demekti. Gittiğin gün çok canım yandı. Ama garip bir şey oldu… Nefes aldım. İlk defa uzun zamandır. Sonra geri geldin. “Değişeceğim” dedin. O cümleyi öyle çok beklemiştim ki… Ama anlamsızdı her şey artık. Her anlam aramaya çalıştığımda kendimle savaştım, kendimden çaldım. Kendimden yine vazgeçtim. Sana bir şans daha verdim. Aslında sana değil, hayallerime. Seni dahil etmekten utandığım hayallerime. Ama bazı insanlar değişeceğini söyler, bazıları gerçekten değişir. Sen söz verdin. Ama davranışların aynıydı. Kırıldığımı yine görmüyorsunGözlerimin içindeki yorgunluğu yine fark etmiyorsun. Ben ağlarken sen haklı çıkmaya çalışıyorsun. Ben tükenirken sen kendini savunuyorsun. Sahi sevmek böyle bir şey miydi? En çok da buna yanıyorum: Hayatımdan çaldığın zamana. Kaybettiğim neşeye. Susturduğum kendime. Sırf seni kaybetmemek için kendimi her gün biraz daha kaybetmeme… Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, ben seni değil; senin olabileceğin ihtimali sevmişim. Gerçek seni değil, “bir gün böyle olmayacak” dediğim halini. Ama o gün hiç gelmedi. Bazı insanlar giderken kapıyı çarpar. Bazıları kalır ama insanın içini
1000k
“Gidenin ardından”
Ne kadar da kolay seviyorum dediğin birini bir hiç gibi bırakıp gitmek. Yeni başlangıçlar yeni hayatlar ve yeni kırgınlıklar… Hoşgeldiniz…
1000k
yeniden yaşam
İçimde yaşamaya dair inanılmaz bir his var ne kadar güzelmiş yaşamı hissetmek onu içine çekmek… Hadi herkes içindeki güzellikleri döksün… Mutluluğumuz paylaştıkça artsın…
1000k
Reklam